Pazar, Nisan 19, 2009
Fıkralar
Pazar, Şubat 24, 2008
ANNEMİ NEDEN Mİ SEVİYORUM?

Akşam annemle babam televizyon seyrediyorlardı.
Annem, 'Geç oldu, zaten yorgunum, ben yatıyorum.' dedi.
Annem kalktı, mutfağa gitti.
Çerez-meyve tabaklarını çalkaladı, kaldırdı.
Sabaha hazır olsun diye çaydanlığı doldurdu, demliğe çay koydu.
Şekerliğe baktı, dibinde az kalmış, üstüne ekledi.
Kahvaltı için buzluktan ekmek çıkardı, akşam yemeği için çözülsün diye de eti aşağıya koydu.
Kahvaltı masasını hazırlamak için masanın üstündekileri topladı.
Telefonu şarja koydu, telefon defterini kapatıp yerine koydu.
Sonra çamaşır makinesinden ıslak çamaşırları çıkarıp astı ve makineyi tekrar doldurdu.
Banyodaki çöp sepetini boşalttı.
Islak bir havluyu kurusun diye duş perdesinin borusuna astı.
Bir gömlek ütüledi, kopuk düğmesini dikti.
Çiçekleri suladı.
Esneyerek gerindi ve yatak odasının yolunu tuttu.
Çalışma masasının yanından geçerken durdu, öğretmene tezkere yazdı, okul gezisi için para sayıp ayırdı, eğildi, sandalyenin altına girmiş ders kitabını aldı, masanın üstüne koydu.
Kek tarifleri defterini çıkardı, arkadaşına söz verdiği tarifi bir kağıda yazdı, çantasına koydu.
Bakkaldan alınacakları not etti, notu da çantasına koydu.
Sonra gitti, 3'ü 1 arada temizleme losyonuyla yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı.
Gece kremini ve kırışık önleyici nemlendiricisini sürdü.
Tırnaklarına baktı, törpüledi.
İçeriden 'sen yatmaya gitmemiş miydin' diye seslenen babama şimdi gidiyorum' deyip köpeğin su kabını doldurdu.
Kapıları pencereleri kontrol etti, holdeki lambayı yaktı.
Kardeşimin odasına gitti, oğlan uyumuş, lambasını söndürdü, bilgisayarını kapattı, gömleğini astı, yerdeki kirli çorapları toplayıp sepete attı.
Bana geldi, 'haydi yat artık, biraz da yarın çalışırsın,' dedi.
Kendi odasına gitti, saati kurdu, ertesi gün giyeceklerini hazırladı.
6 maddelik acil işler listesine 3 madde daha ekledi.
Kendi kendine iyi geceler diledi, hayallerinin gerçekleştiğini gözünün önüne getirdi.
İşte o sırada babam televizyonu kapattı, ortaya öylece bir 'ben yatıyorum' dedi ve gitti yattı.
Sizce bu işte bir gariplik yok mu?
Kadınların neden daha uzun yaşadığını merak etmiyor musunuz?
ÇÜNKÜ BİZİM YAPIMIZ UZUN ÇEKİŞLİ (ve işimizi bitirmeden öyle çabuk çabuk ölemeyiz)!
Pazar, Şubat 17, 2008
Parmaklarımızın Sırrı

Baş parmak anne ve babamızı
işaret parmağı kardeşlerimizi
Orta parmak kendimizi
Dördüncü parmak yani yüzük parmağı eşimizi
Küçük parmak da çocuklarımızı temsil ediyor..
Peki eşimizi,başka bir değişle hayatımızın aşkını temsil etmesi için neden dördüncü parmak seçilmiş. Bunu anlamak için ellerimizi kullanarak bir test yapmalıyız. Bu test için ellerimizi resimdeki pozisyondaki gibi birleştirelim.
Testin Kuralı:
Ellerimiz bu pozisyondayken uçları birbirine değen parmaklarımızı sırasıyla birbirinden ayıracağız. iki parmağı birinden ayırırken diğer parmaklar birbirinden asla ayrılmayacak. .
Ayrılan parmakları tekrar birleştirip sonra sıradaki parmakları birbirinden ayıracağız. Orta parmak kendimizi simgelediği için onları ayırmıyoruz.
Bu şekilde yaptığınız zaman dördüncü parmaklar olan yüzük parmaklarının birbirinden ayrılmadığını göreceksiniz.
Annemiz,babamız, kardeşlerimiz ve çocuklarımızla hayatın belli bir bölümünden sonra ayrılırız
Ama hayatımızın gerçek aşkıyla ömrümüzün sonuna kadar beraber kalırız. Dördüncü parmakların ayrılmaması bunu temsil ediyor ve bu sebeple yüzük parmağı oluyor.
Cumartesi, Kasım 17, 2007
Milletle evliliğimiz kısmet olmadı
Milletle evliliğimiz kısmet olmadı
Bölükbaşı, milletvekili adaylarının, başka partilere transferini önlemek için, seçim sırasında noterden taahhütnameler aldı. Ancak, milletvekili seçilen bazı kişiler, bir süre sonra Millet Partisi'nden istifa etti.
Sürekli ihanetlerle karşılaşan Bölükbaşı, 1973'te, "Erciyes Dağı kadar derdim var. Artık, gemi aslanı gibi lider olmak istemiyorum" diyerek siyaseti bıraktı...
'Anadolu Fırtınası' Osman Bölükbaşı, siyaset sahnesinde tam 27 yıl kasırga gibi esti. 9 Eylül 1973 günü ise, "Erciyes Dağı kadar derdim var." diyerek, hem Millet Partisi'nden, hem de milletvekilliğinden istifa etti. Bölükbaşı, aradan yıllar geçtikten sonra, anılar dağarcığını açtı, başladı anlatmaya:
* 1947 yılında Millet Partisi'ni kurarken, Mareşal Fevzi Çakmak'ın selâmı ile, Atatürk'ün eski silah arkadaşlarından Rauf Orbay'ı ziyarete gittim. Orbay'ı, partimize davet ediyorduk. Rauf Bey, ziyaretimin sebebini öğrenince, şunları söyledi: "Mareşal'in emrinde bir nefer olmak, benim için şereftir. Ama ben, bir defa siyasete girdim, namusumu güç kurtardım. Bir daha girmem."
* 1950'li yıllarda TBMM kürsüsünde konuşurken, Demokrat Parti Zonguldak Milletvekili Hüseyin Balık, oturduğu yerden sürekli lâf atıyordu. Dayanamadım, ona şu cevabı verdim: "Oynama balık, yutarım seni."
* Adnan Bey'i (Menderes), gerekli zamanda uyarmayan, ona sadece kulluk eden milletvekilleri astırdı. Milletvekillerinin, liderlerin dostu olması, köle gibi hareket etmemesi gerekir.
'CKMP, Türkeş'le ordu karargâhına döndü'
* 1962 yılında CKMP'den istifa ettim. Daha sonra, eski gözağrımız Millet Partisi'ni yeniden kurduk. 1965 yılında, Sayın Alparslan Türkeş ve silah arkadaşlarının CKMP'ye girdiğini işittim. Bu durum karşısında, fikrimi soranlara şöyle söyledim: "Yahu, bizim eski parti, ordu karargâhına döndü. Çizme gıcırtısından, kılıç şakırtısından oraya girilmiyor."
* 12 Mart 1971 tarihinde, komutanlar muhtıra verdi. Sayın Demirel, Başbakanlık'tan istifa etti. Ardından, CHP Genel Sekreteri Sayın Bülent Ecevit de, "Bu hareket, bana karşı" diyerek, görevinden ayrıldı. CHP karıştı. Bu gelişmeler üzerine şu değerlendirmeyi yaptım: "Azrail Adalet Partisi'ne girdi ama, cenaze CHP'den çıktı."
* 9 Eylül 1973 günü siyasete veda ettim. Sebebini soranlara, şunları söyledim: "Yüzünde, göz izi yok sanarak, siyaset denilen Leylâya gönül verdim. Sonradan anladım ki; benden önce, kırkbin kişinin nikâhından geçmiş."
* 1975'te, Senato seçimleri sırasında, AP'den adaylık teklifi geldi. "İstersen partiye gir, istersen bağımsız aday ol." dediler. Kendilerine teşekkür ettim ve şu cevabı verdim: "Halkın, gönlünde bayrak gibi direğe çektiği insanlar, başkasının koltuğu altına giremez."
* Sayın Prof. Dr. Bedri Gürsoy, 1974'te Maliye Bakanı olmuştu. Kendisiyle Anadolu Kulübü'nde karşılaştık. Bana, ayaküstü, bir kamu kuruluşunda yönetim kurulu başkanlığı teklif etti. Hoca'ya teşekkür edip, şunları söyledim: "Bölükbaşı, hayat defterini, yönetim kurulu başkanı olarak kapatmaz."
Çoğu insan, siyaseti makam ve mevki için yapar. Benim, o işlerde hiç gözüm olmadı. Çünkü, imânım padişahtır. Ben de onun vez”riyim. Bundan büyük rütbe olur mu?
* 1977 yılı Aralık ayında, Adalet Partili 11 milletvekili, bakanlık uğruna CHP'ye geçti. Ardından, bir gensoru önergesi ile Demirel Hük�meti düşürüldü. Bu olaydan hemen sonra, Süleyman Bey'e "geçmiş olsun" ziyaretinde bulundum. Kendisine, şunları söyledim: "Süleyman Bey, üzülme. Benim bağrım, ihanetin Karacaahmet Mezarlığı'na döndü. Senin bağrındaki ise, daha köy mezarlığı."
* Elinden tutup, parlamentoya taşıdığım insanların ihaneti karşısında, hep şunları söylemişimdir: "Bunlar, benim manev” ölülerim. Bunları, bağrıma gömdüm."
* 12 Eylül 1980 İhtilâli öncesinde, devrin Başbakanı Süleyman Bey'i ziyaret ederek, kendisine şunları söyledim: "Süleyman Bey, görüyorum ki sel geliyor. Önünde durma, kenarında dur."
* 12 Eylül 1980 İhtilâli'nden sonra, gözetim altına alınan Başbakan ve AP Genel Başkanı Sayın Süleyman Demirel ile MHP Genel Başkanı merhum Alparslan Türkeş'in uğradıkları haksızlığa çok üzüldüm. O sıralar, dönemin Başbakanı Sayın Bülent Ulusu ile karşılaştığımızda, kendisine şunları söyledim: "Sayın Demirel ve Sayın Türkeş, benim dostlarımdır. Onların, devlet ve millet aleyhine bir tavırları olsa, ben selâm vermezdim. Asker” idarenin, bu iki değerli devlet adamını gözetim altına almasına bir mânâ veremiyorum."
* 12 Eylül sonrasında tutuklanan milliyetçi gençlerin hali de beni çok üzdü. Devleti korumakla mükellef olan kurumlar vazifelerini yapsaydı, milliyetçi gençlerin başı belâya girmezdi.
İsmet Paşa 'Mill” Şef' Türkeş 'Mill” Mağdur'
* MHP lideri merhum Türkeş, biliyorsunuz 12 Eylül İhtilâli'nden sonra, 5 yıla yakın cezaevinde tutuldu. Atatürk "Ebed” Şef", İsmet Paşa "Mill” Şef", Türkeş ise "Mill” Mağdur". Türkeş, çok haksız ithamlara mâruz kaldı. Özellikleri nedeniyle haksız yere suçlandı.
* 12 Eylül sonrası kurulan partiler için değerlendirme yapmamı istediler. Ben de şunları söyledim: "ANAP, bulunmuş eşya deposu gibi. Bilirsiniz, tramvaylarda, otobüslerde bulunan her çeşit eşya, bir ambarda depolanır. Bunların içinde, ayakkabılar, şapkalar, cüzdanlar ve aklınıza ne gelirse herşey vardır. Ayrıca bunların, birbiriyle bağdaşacak hiçbir yanı yoktur. Tesadüfen biraraya gelmişler, dağılacaklardır.
MDP (Milliyetçi Demokrasi Partisi) ise, bir deprem çadırı gibidir. Tehlikeli depremlerde, insanlar dışarıya çadır kurar ve tehlike geçinceye kadar bu çadırın altında kalırlar. Tehlike geçince, herkes evine döner. İşte MDP'nin âkıbeti de böyle olmuştur."
* Şimdi bir başka siyasi ile ilgili değerlendirmemi yapıyorum. årif olan anlar: Şeytan öldü, evliyâ oldu.
* Ses sanatçısı Behiye Hanım'la (Aksoy) ilgili hakkımda spekülasyonlar olmuştu. Son zamanlarda, yine ne düşündüğümü soruyorlar. Onlara cevabım şöyle oluyor:
Hasan Dağı çatal matal, Her yiğidin gönlünde Bir aslan yatar.
* "Tansu Çiller'i nasıl buluyorsunuz?" diyorlar. Ben de onlara şunu söylüyorum: "Ağam bir hâtun aldı, belâyı satın aldı."
* Sayın Erbakan, Refah-Yol Hükümeti'nin Başkanlığı sırasında kendisi hiç konuşmadı. Sahneye hep, yardımcılarını çıkardı. Memleket, çok sıkıntılı bir döneme girdi. Bunlar, geçmişten ders almadı. 27 Mayıs da, böyle gelmişti.
* Biliyorsunuz, ben bu milleti severim. Bilirim ki, bu millet de beni sever. İkimizin bu hali, birbirini sevip de, evlenemeyen oğlanla kızın kaderine benziyor.
***
Osman Bölükbaşı, siyaset sahnesinden rüzgâr gibi geçti. 1972 yılında MP Büyük Kongresi sırasında, "Artık enerjim tükendi. Gemi aslanı gibi lider olmak istemiyorum. Ama, beni peşinen ölüme mahk�m etmek istiyorsanız, yine genel başkan seçin." diyordu.
Bölükbaşı, bir büyük hayâlkırıklığı içindeydi. Kimin elinden tutmuşsa, onun ihanetiyle karşılaşmıştı. 1950'de, MP'den tek başına milletvekili oldu. 1954 ve 1957 seçimlerinde kendisiyle birlikte, parlamentoya yeni isimler taşıdı.
1961, 1965 ve 1969 seçimlerinde de Bölükbaşı'nın sayesinde parlamentoya giren milletvekilleri oldu. Ama, seçilenlerin çoğu, parti değiştiriyordu. MP lideri, bir tedbir olsun diye, 1969 seçimlerine giren adaylardan, istifa etmeyeceklerine dair noter taahhütnamesi alıyordu.
Bölükbaşı'ndan "Leylâ"ya elveda
Fakat, seçimlerden sonra bu taahhütnameler unutuldu. Bazı milletvekilleri, MP'yi terketti. Bölükbaşı da, o taahhütnameleri dosyalarından çıkarıp, kamuoyuna açıkladı. Bunun, hukuk” bir yaptırımı yoktu. Ancak, sözkonusu taahhütnameler karşısında, kamuoyu çok duyarlı olmuştu.
Tüm bu olaylar, Bölükbaşı'nı siyasetten soğutmuştu. Artık, "Leylâ'sı"na elveda demek istiyordu. 14 Ekim 1973'de yapılacak seçimleri dahi beklemeden, 9 Eylül 1973 günü hem partisinden, hem de milletvekilliğinden istifa etti.
Artık, "Anadolu Fırtınası" dinmişti. Koca Bölükbaşı, o gün bugün şunları mırıldanır:
Kulluk, g”ran (ağır) geldi dünyada kula,
Hürriyet aşkı ile düştük bir yola,
Sonunda leylâmız gitti bir pula,
Bize inkisârı (kırgınlık), hicrânı (keder) kaldı.
Bölükbaşı'ndan Veciz Sözler
Ben iki şeye şaşarım: Yedi devirde kavga ettim, beni nasıl yaşattılar; siyasete girdiğim gibi çıktım, bu nasıl oldu?
Ben, yüreğimde kılıç yarası taşıyorum. Öteki yaralar zaman içinde geçer ama, kılıç yarasını geçiremezsiniz.
Ömrümüz, hayretle geçti.
Demirel: Osman Bey yürekli insandır
9. CumhurbaŞkanI Süleyman Demirel, Bölükbaşı'nın en yakın dostlarından biridir. Demirel, siyasetin duayeni Bölükbaşı'na, çok özel ilgi gösterir. Kendisinin, bilhassa sağlık sorunlarıyla yıllardan beri meşgul olur. Demirel, yakın dostu Bölükbaşı'nı şöyle anlatıyor:
"Sayın Osman Bölükbaşı, Türk demokrasisinin fevkalâde renkli, fevkalâde parlak simalarından birisidir. Demokrat Parti'nin kuruluşunda bulundu. O günlerdeki şartlar, herşeyi açık konuşmaya müsait değildi. Türkiye, muhalefeti yeni görüyordu. Henüz, 'Konuşan Türkiye' olmaktan uzaktı.
En ufak eleştiri dah”, siyas” ve idar” kadroları rahatsız ediyordu. O günler, ülkenin çok zor günleri idi. Halk, uzun süren 'tek parti' idaresi ve savaştan çok sıkıntı ve ızdırap çekmişti.
Ülkede laik, demokratik cumhuriyetin ne anlama geldiği de tam anlaşılmış değildi. Henüz, 'nereye kadar' çizgileri de yoktu, belirlenmiş değildi.
Konuşmaya yeni başlayan Türkiye, yürekli insan istiyordu. Sayın Osman Bölükbaşı, onlardan birisidir. Öğrencilik yıllarımızda kendisini hayranlıkla, takdirle takip ettik. 50'li yıllarda O'nu kendi siyasi kuruluşunun başında, TBMM'de ve vatan sathında görüyoruz.
'Bölükbaşı, iktidarlara daima kök söktürdü'
SayIn Bölükbaşı, hitabetin, halk hitabetinin, siyas” hitabetin en güzel örneklerini vermiştir. Esprileri, halkın zihninde çok yer etti. Kendisi meydanlarda saatlerce konuşur, dinlenirdi. TBMM kürsüsünde, günün iktidarlarına her zaman kök söktürmüştür. Kendisine lâf atanlara, yüz misli ile mukabele eder. Gerek meydanlarda, gerekse Parlamento kürsüsünde yaptığı konuşmalar, rastgele değil, hazırlıklıdır.
1960'lı yıllarda kendisiyle siyas” beraberliğimiz oldu. 1965'in başında, günün Hük�metini istifaya beraberce mecbur ettik, beraberce koalisyon kurduk.
1965'ten sonra, biz iktidardık; Sayın Bölükbaşı ve partisi muhalefetti. II. Beş Yıllık Plânı, Meclis'e, Başbakan olarak takdim ettim ve savundum. Konuşmam, 7,5 saat sürdü. Sayın Bölükbaşı da, o gün Düzce'ye gitmiş. Benim kürsüye çıktığım saatte, kendisi de Düzce Meydanı'nda kurulan kürsüde konuşmaya başlamış. 4-5 saat sonra kürsüden sormuş: 'Demirel'in konuşması devam ediyor mu?'
Sayın Bölükbaşı, TBMM'deki konuşmamın devam ettiğini öğrenince, kendisi de konuşmasını sürdürmüş. Her saat başı, konuşmamın bitip bitmediğini soruyormuş.
Meclis kürsüsündeki konuşmamı 7,5 saatte tamamladım. Sayın Bölükbaşı ise, sözlerini 8. saatte bitirmiş. Böylece rekorumu kırmış.
Ülkede, karışık, yasaklı yıllar oldu, 80'li yıllar. Sayın Bölükbaşı ile bu dönemde çok yakın ve çok dost olduk. Çok şey bilir. Çok güzel söyler. Sohbetine, muhabbetine doyum olmaz. Kimseden lâfını esirgemez.
Müşterek dost ve arkadaşlarımız oldu. Bizi, Zincirbozan'da ziyarete geldi. Kendisi, siyasette sıkıntı çekti. Başkalarının başına gelen siyas” kazaları çok iyi takdir eder.
90'lı yıllarda bu dostluk devam etti. Çok kere biraraya geldik. Müşterek dostlarımızın hemen hepsi ebediyete intikâl etti. Merhum Çağlayangil, merhum Dr. Münif İslamoğlu ve merhum Dr. Kemal Satır, bunlar arasındadır.
"Anadolu Fırtınası unvânı çok yakışır"
Sayın Bölükbaşı, gerçekten halk adamı, halkın adamı ve çok aziz bir dost. Bir büyük siyasetçi, bir büyük vatanperver. Velhasıl, kendi şahsına münhasır, müstesna bir insandır. Kendisine sevgim ve saygım vardır. O'na, boşu boşuna 'Anadolu Fırtınası' denmemiştir. Kendisine çok yakışan bir unvandır, Anadolu Fırtınası...Rahatsızlığı esnasında kendisiyle çok meşgul oldum. Çok üzülüyorum. Allah şifa versin, diyorum."
Hulusi TURGUT
Pazartesi, Ekim 29, 2007
Yaşasın Cumhuriyet

Gölköy adında bir yer varmış Gelibolu'da
Televizyonda gösterdiler geçen gün.
Gelenek edinmiş köy halkı,
"ben kendimi bildim bileli bu böyledir"
Diyor muhtar:
29 Ekim'de toptan sünnet ederlermiş çocuklarını...
Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi
Kirvesi tutmuş kolundan
Yatırdılar bir kamp yatağına,
Ardından sünnetçi olacak zat boy gösterdi
Elinde bıçağıyla,
Çocuk kaldırdı başını, bağırdı:
"Yaşasın Cumhuriyet" diye
Bunun üzerine de ekran karardı
Korkarım bu, sade Gölköylülerin değil, umumuzun
Sade küçüklerimizin değil, büyüklerimizin de
Düştüğü bir tarihsel yanılgı
Çünkü sünnet değil, farzdır Cumhuriyet!
Can Yücel
Cuma, Ekim 12, 2007
En İlginç Türk Gelenekleri

Türkiye Bilimsel ve Kültürel Araştırmalar Merkezi (TÜBİKAM) Başkanı Prof. Dr. Alemdar Yalçın’ın fikir babalığında, çoğu bilim adamı 50’ye yakın araştırmacı, Anadolu’yu karış karış gezerek hálá yaşayan Türk geleneklerini ölümsüzleştirmek için kamera arkasına geçti.
Edirne’den Iğdır’a, hatta Suriye ve Irak’ı da içine alan bir coğrafyada, henüz kentleşmenin olumsuz etkisine girmemiş 320 köyle bağlantı kuruldu. 25’inde tanık oldu, "doğan, evlenen ya da ölen" için yapılanlara. Bayramdan sonra ise Bulgaristan ve İran’daki renkler girecek fotoğrafa. Yapım ve yönetimini Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin üstlendiği "Anadolu’nun Renkleri: Doğum, Düğün, Ölüm" belgeseli en geç aralık ayında tamamlanacak. Yeni yılla birlikte önce uluslararası, ardından ulusal platformda görücüye çıkacak. Uluslararası belgesel film yarışmalarında Türkiye’yi temsil edecek; 2008 Frankfurt Kitap Fuarı’nda Anadolu’yu tanıtacak. 13 bölüm olması planlanan belgesel, ulusal bir televizyon kanalında da Türk seyircisiyle buluşacak. Bu yazı dizisiyle de önce Hürriyet okuyucusuyla tanışacak.
Bilmediğimiz bir dünyaya gözümüzü açar, bilmediğimiz bir dünyayla birleşir, bilmediğimiz bir dünyaya göçeriz. Her doğumla çoğalır hayat, her düğünle bütünleşir; her ölüm yeni bir başlangıçtır kimi dönencelerde. Bu üç bilinmeyenli denklem, üç önemli eşiktir hayatta. "Bilinmeyen" korkusu birleştirince insanları, her eşik, eşin, dostun, akrabanın desteğiyle aşılmış bugüne kadar. Zamanla her eşik için farklı bir ritüel çıkmış ortaya.
ALLAR BAĞLAMAK
Eşiklerin "en sancılısıdır" doğum. Hem bebek için hem anne için "eşik"tir. Yeni durum, 9 ay anne karnında yaşayan bebeğin de, annenin de ezberini bozar. Bebek, farkında olmadığı yeni yaşamına baş aşağı tutulup ağlatılarak başlarken, anne, loğusa ve kırklı çocukları öldürdüğü varsayılan "Al Karısı"nın kötülüklerine uğramamak için kırmızılar bağlar.
GÖBEK ADI KOYMAK
İlk ritüel anne ile bebeği birbirine bağlayan göbek kordonunun kesilmesinde yaşanır. Orta Karadeniz Bölgesi başta olmak üzere Anadolu’nun bazı yerlerinde, "Sesi az çıksın, kocasının karşısında çok konuşmasın" diye kısa kesilir kız bebeğin göbek kordonu. Bazı kültürlerde ise oğlanın göbeğinin kısa kesilmesi halinde sesinin kız gibi ince olacağına inanılır. Göbek kordonu kesilirken bir de "göbek adı" konulur bebeğe. Kişinin kabirde bu adıyla çağrılacağına inanıldığı için bu ad, çoğunlukla Kuran’dan seçilir. Ardından, sağ kulağına ezan okunur.
KORDON SAKLAMAK
Bebeğin karnı doymaya başlayınca, göbek bağının da düşeceğine inanılır. 4-7 gün arasında düşen göbek bağı itinayla bir yerde saklanır. Kimi, "Gezgin olmasın, dışarıya çok gitmesin" diye 1-2 sene beşiğine asılı tutar göbek bağını; kimi "Okusun, büyük adam olsun" diye okul bahçesine, kimisi de "Devlete hayrı dokunsun, devlet adamı olsun" diye devlet dairelerinin avlusuna gömer.
HAMİLE KADINLAR BUNLARA İNANIYOR
Araştırmacı-Yazar Gülsen Balıkçı, hamile kadınların, yapılması ya da kaçınılmasına inandığı davranışları derledi. Bunların bazıları şöyle:
Hamile kadın ayıya, maymuna, deveye bakmaz, çocuk çirkin olur.
Cenazeye gitmez, cesede bakmaz; yüzü renksiz olur.
Canı ne isterse onu yemelidir; yemezse çocuğun herhangi bir yerinde iz çıkar.
Sakız çiğnemez, çiğnerse çocuk çişli olur veya ağzı çok akar.
Kelle eti yemez, yerse çocuk sümüklü olur.
Hamile kadın ve kocası yılan öldürmez, öldürürse çocuk sakat olur.
Hamile kadın habersiz kimsenin bir şeyini alıp yemez, çocuk hırsız olur.
Hamile kadın diş çektirmez, çocuğu düşer; saç kestirmez, çocuğun ömrü kısa olur.
Ekşi yerse kız, tatlı yerse oğlan doğurur. "Ye ekşiyi doğur Ayşe’yi, ye tatlıyı doğur atlıyı" denir.
Kız doğuracağı zaman çirkinleşir, oğlan doğuracağı zaman güzelleşir. "Kız kendini, oğlan anayı süsler" derler.
Kadın doğuma giderken, doğum rahat olsun diye, evdeki tüm kilitler açılır. Doğacak çocuğa hazırlanan giysilerin düğmeleri de açık bırakılır.
Karnında çocuğu durmayan kadın; çocuk doğana kadar ve doğduktan sonra bir yaşına gelene kadar gece lambayı hiç söndürmez.
ÇOCUĞUN ÖMRÜ, YUMURTA SARISIYLA HESAPLANIR
Uşak’ta bebeğe kına yakılması, kutlamaya gelenlere yemek verilmesi ve helva kavrulması, başta Ege Bölgesi olmak üzere birçok yerde "hayatın üç rengi"nin ortak ritüeli olarak karşımıza çıkıyor. Uşak’ta bebeğin altı, sıcak toprakla (höllükle) bezleniyor ve keçe ile kundaklanıyor. Böylece bebeğin dışkısının "tok" olacağına inanılıyor. Tören mevlit okunarak "Uzun ömürlü olsun" dilekleriyle noktalanıyor.
İç Anadolu ve Karadeniz bölgesinin özelliklerini taşıyan Çorum’da doğan bebeğin ömrü ise yumurtanın sarısından anlaşılıyor. Bebeğin kırklanması sırasında beşiğinin altına yumurta kırılıyor. Bir gün boyunca beşik altında kalan yumurtanın sarısı, ertesi gün bakıldığında dağılmamışsa bebeğin "uzun ömürlü" olacağına inanılıyor.
Başta Güneydoğu Anadolu Bölgesi olmak üzere Anadolu’nun birçok yerinde ise önce tuzla tanışıyor bebek. Kokmasını, gözlerinin çapaklanmasını, hasta olmasını engellemek için tuzlanıyor. Tuz "kırklama" suyunun içine de atılıyor. İlk yıkamada erkek bebeğin sabunla, kız bebeğin ise "Eti azgın olmasın" diye sabunsuz yıkandığı da söyleniyor.
Hürriyet
Kamyon Yazıları

A
Allah korusun
Akıllı ol evlat!
Alem bana ben sana hasta
Algıda seçiciysem günahım ne?
Alırsın Chevrolet, yuvarlanırsın şarampole
Alırsın ford,olursun lord.
Alırsın ford,olursun mord.
Alırsın Skoda, kalırsın yolda
Anılar da anlamsız
Ankete gerek yok eskiler daha iyi.
Askerin emaneti.
Aşıksan vur saza, şöförsen bas gaza.
Aşk çekenin, yol gidenin.
Aşkıma ihanet ettin, beni trafik polislerine ihbar ettin.
Aşkın bir sabun ise, köpürt beni pakize
Adrese gerek yok eskiler bizi tanır
Altımdaki BMW sakın üstüme gelme.
Arabada yalnız var!
Araman için illa hata mı yapmam gerekir?
Aramasın artık gözler, o şimdi asker..
B
Baba parası değil, 4 yıl lisans, 2 yıl master ve doktora teri
Baba yorgun sengeç.
Baba yorgun!!!
Baba yorgun, dalaşma.
Babalar ağır gider...
Babam sağ olsun.
Babam sağ olsun ama, arabayı ben aldım.
Hacı babam sağ olsun
Baktım araba kıyak, karı da kıyak, dedim ne ayak
Bas gaza, frene, debriyaja... Götür ver parayı vergiye, stopaja
Beatnik isen vur saza, Nihilist isen bas gaza"
Ben bi düşüneyim.
Ben bir kadini sevdim mi gözüm gibi bakar, ilah gibi taparım; ama ki bir yanlışını görmeyeyim bir bidon benzin döker çatır çatır yakarım.
Ben ihsan değil hilmiyim,
Ben yaşarken sen cildiracaksin
Beni bir tek sen anladın,sen de yanlış anladın orijinal hemşerim..
Beni sevme sevdiğimi bil yeter.
Benim için ağlama, gözlerinden olursun.
Bi daha sevmek için heves mi bıraktın!"
Bi kızların nazına, bi de ara gazına hastayım.
Bir kavanoz reçel bunlarda geçer
Bir sana, bir de sabah uykusuna hastayım.
Bizi kimse çekemedi halatlar koptu.
Bohemia ovası, entel yuvası
Bu acilar bizi yildirir mi sandin?
Bu dünyada herşey paraysa üstü kalsın.
Burma burma bıyıklarım, Tarkan seni ayıklarım.
Burnumdaki Piercing kadar yakınsın bana boğaziçili..
Büyüyünce TIR olucam.
Bir sen degil alem hasta
C
Ceylan gözlüm
Ceketi atarım asvalta yatarım
Ç
Çilemse çekerim, kaderimse gülerim.
Çılgınımsın!
D
Doğma bebek şöför olursun
Duanla mı yaşadım ki, bedduan ile öleceğim?
Dünyalar kadar sevmek buysa bırak kalsın
Dünyayla nişanlı, ölümle sözlüyüm
Düzde geçme beni, yokuşta mahçup ederim seni.
Dünya dikenli bir hayat sevenlerde mi kabahat.
E
Eğer bu yazıyı okuyabiliyorsan, çok yaklaşmışsın demektir.
Eğer kalbinde yer yoksa güzelim, farketmez ben ayaktada giderim.
Ela gözlümün nazına, hastayım fordun aragazına.
Entelim ama para bende
Esrarlı gözler
Esmerin nazına, ford'un aragazına...
F
Freud da sollardı.
G
Gazla uçabilirsin, ama frenle konamazsın!
Gidişime yollar, duruşuma kızlar hasta!
Gönlünde yer yoksa bana güzelim; farketmez ben ayakta da giderim.
Gözlerin güzel ama, bakmasını bilmiyorsun.
H
Hak edeni hayatıma hak etmeyenin hayatına sokarım.
Hatalıyım , sıkıyosa ara
Hatalıysam, aramızda kalsın.
Hatalıysam lütfen 212.78.34.212
Hatalıysam lütfen kamyoncu@masumdur.com
Hatalıysam plakamı yaz 2222 ye gönder
Hatalıysam yüzyüze görüşelim)
Hataylıysan lütfen ara
Hayatımı yazsam, duble yol olur.
Herkes sevdiği kızı alsın
Hostes aranıyor
İ
İstanbul Ankara 4 saat, sana sevgim 24 saat
İstedim vermediler, sen şoförsün dediler...
İyi mazot selülit yapmaz
K
Kamyon çeker 10 ton - 20 ton, gönlüm çeker Paris Hilton.
Kamyoncu dediler kiz vermediler.
Karayollarında değil, senin kollarında öleyim.
Kısmetse dönerim
Kız dediğin taktın mı kola yakışmalı, çaktınmı duvara yapışmalı!
Kızın gülüşüne, kışın güneşine aldanma
Klibimde oynar mısın?
Kolla beni şerit değiştiriyorum
Korkuyorsun, garanticisin!
Kurbanda koç, asfaltta doç.( doç yazılmış, dodge da değil)
Kuzu kurdun yollar ford'un!!
Küresel ısınmaya karşı su tankerlerine geçiş üstünlüğü verilsin
Küskün kral yollarda
Kuleyle kavgalı çilekeş pilot!
Kuzu kurdun yollar clio'nun!!
M
Maşallah de * !!!
Mavişim
Mazda huzur namazda
Mecburum geçmeye..
Menfaat yolunda edinilen dostluk, çile yokuşunda son bulurmuş.
Miras değil alın teri
Mezuniyeti en az university.
N
Nazar etme ne olur, çalış senin de olur.
Nazlı yarin cilvesi, diş yapar Ford'un 2. Vitesi
Ne Müslüm’den ne de Orhan’dan, sevdiğim tek parça ’Yedek parça’
O
O şimdi asker.
Opel Corsa, Toyota Corona
Otoban'da sessiz bir hayat, seni sevende kabahat.
Ovaya saldım koçu, sevdim aldım dodge'u.
Ö
trabzonun lazına transporter in ara gazına hastyım
Önünü görmeden sollama, evine aci haber yollama...
Öyle birini sev ki, sen ölünce o hiç yasamasın.
P
Para bende bundan sonra kıro olucam
R
Radar mahkumu
Radyatör kapağını içindeki su sıcakken açmayın!
Rahmetlide sollardı
Rampada geçme beni düzlükte düzerim seni
Rampada yavaş, düzlükte savaş.
Rampaların ustasıyım Rambrant'ın hastasıyım.
Rampaların ustasıyım, gözlerinin hastasıyım.
S
Sana taptığım kadar paraya tapsaydım milyarder, Allaha tapsaydım peygamber olurdum.
Selvi boylum al yazmalım
Sen gökyüzünde doğan güneş, ben yollarda çilekeş.
Sen sus, birikimin konuşsun Tinselgül.
Sevene can feda, sevmeyene elvada.
Star 2006
Star yarabbi
Sarı kızın nazı ford'un ara gazı !!
Sen kalbimde batan güneş, ben yollarda çilekeş.
Sollama beni,sollarım seni
Ş
Şoför dediler, kızı vermediler
Şoförün bahtı kara muavinin gönlü yara.
Vatan için gidiyorum senin için döneceğim.
Sensizlik mi? ASLA!
T
Tek rakibim THY.
U
Uzaktan severim, ruhun bile duymaz.
Uzun ince kıvrım kıvrım yollar bazen deler geçer yüreğimi, sitem ederim yollara, sevmesini bilen yüreğimi boş koydunuz diye.
UŞAK'lıysan vur saza, şöförsen bas gaza.
V
Vur kalbime hançeri, yüreğim parçalansın; fazla derine inme, çünkü orda sen varsin.
Y
Yaklaşma toz olursun, geçme pişman olursun!
Yetişemezsen el salla.
Yollar gidişime, kızlar duruşuma hasta.
Yolların kurdu babanın fordu
Yürü be koçum kim tutar seni?
Yolda hızlıyım aşkta yavaş, Çorumluyum arkadaş...
Cumartesi, Eylül 22, 2007
80'lerin Sonunda Çocuk Olmak (Yazı)
LC Waikiki veya benetton tüm renkleriyle kıyafetlerinizde önemli markalar olduysa...
SHOW TV'nin müziğini hala hatırlıyorsanız dup dıbu dıp dıp dıbı dıp dum...Tabi ki bir de :İyi TV eyç bi bi, eyç bi bi iyi TV
Önce hüplet sonra gümlet' hayat felsefeniz olmuşsa
Bizimkiler dizisi ertesi gun okul oldugunu bi sureligine unutturduysa
Parliament pazar gecesi sinemaları müziğini duyduğunuzda içinizde hala garip duygular uyanıyorsa (yarın okul var hüznü, ailenin seni yatırıyor olmasına duyduğun kızgınlık, o güzel mavinin romantizmi...)
Polis Akademisindeki her sesi çıkaran adama hayranlık duyuyorsanız
Elm sokağında kabus yüzünden hala yatağın altına bakmaktan korkuyorsanız
Chucky yüzünden en sevdiğiniz oyuncağınızı bile göz önünden kaldırmışsanız
Okulda coca-cola kutusunu ezip mac yaptiysaniz (kızlar yan yatırıp üstüne tam ortasına ayagı yerlestirip ustune basıp yururlerdi, topuklu ayakkabı gibi olurdu)
Apartmanin altindaki zil veya taksi diafonuna basmak müthiş heyecanlı bir yaramazlıksa
Tutti frutti çok ayıp ve olağanüstü merak uyandırıcı bir şovsa
Dört tekerlekli ayakkabının üstüne takılan patenlerden sonra roller bladeler size büyüleyici geldiyse
Bakkala gönderilmenin en güzel yanı küçük sarellenin dibini minik plastik kaşığıyla kazımak veya leblebi tozu yiyip konuşmaya çalışmaksa
Aterideki ördek vurmaca oyununda silahın nasıl çalıştığına hala kafa yoruyorsanız
Işıklı spor aykkabılar hava atmanın önemli bir unsuruysa
Bayramda harçlıklarla aldığınız ilk şey kinder süpriz yumurtasıysa(kağıdını tırnakla yırtmadan dümdüz yapmak da sabır ister doğrusu)
Clementine sizde derin izler bırakmışsa
Kasete kayit yapilabilmesi icin alt tarafinda bulunan karelerin bantla kapatilmasi gerektiğini öğrenmenin önemini biliyorsanız
Commodore 64'de tornavidayla kasetin kafa ayarını yaptıysanız
Anne saat kaç, simiiit, birdir bir, çay kahve gazoz, akşam ebesi, dansa davet, çatlak patlak, yakan top gibi kalabalık oynanan sokak oyunlarından sonra anneniz sizi balkondan yemeğe çağırmışsa
"bandıra bandıra ye beni" şarkısını hızlı söylemeye çalıştığınız günler varsa
Rönesans sanatçılarını ilk kez Ninja Kaplubağaların ismi olarak tanıdıysanız
Tele On diye bir kanalı hatırlıyorsanız
Haftasonları çizgi film izlemek için errken kalkmanın ne demek olduğunu biliyorsanız
Beğenseniz de beğenmeseniz de tüm çizifilmleri art arda izliyorduysanız
Bir Başka Gece çocukluk hayatınızdaki en görkemli şovsa
Pazar geceleri yıkanma günüyse
Seden Gürel'in neden öyle giyindiğini şimdi sorguluyorsanız
Müzik yelpazesi hayatınıza büyülü yabancı müzisyenler kattıysa
Bir sanal bebeğiniz olmuşsa,
Tetris'i süper hızla oynayabiliyorsanız,
MIRC ergenliğinizin önemli bir parçası olmuşsa(a/s/l ne demek biliyorrsanız)
ICQ nun 11 haneli rakamını ezberlemeye çalışmışsanız.
Pili bitmesin diye kasetleri kalemle havada sarmışsanız,
Çizgifilm şarkılarının ingilizce veya japonca olsa da ezberlemişseniz
Kokulu silgiye, deftere, kaleme harçlığınızı yatırdıysanız.
Eti Cin, Eti Puf, ABC, Balık Kraker, Negro, Bonibon,
Topitop, Yumiyum...vb çok seviyorsanız ve her zaman yeme kabiliyetiniz varsa
Sulugöz'ü düşününce bile ağzınız sulanıyorsa
Küçük bir kızsanız Sindy ile Barbie'yi karşılaştırıyorduysanız
Tsubasa'yı ve küre biçimindeki sahanın sonundaki dev kaleyi hatırlıyorsanız
"Hey Corç versene borç" deyince cevabı hemen yapıştırabiliyorsanız
Macarena dansını yapabiliyorsanız
TV den çekilmiş çizgifilmli sayısız kere izlediğiniz VHS leriniz varsa
Telefonların jetonla çalıştığını hatırliyorsanız
İstop diye bağırdığımızda renk yakalamaya çalışırken onun aslında stop olduğunu uzun zaman önce çözmüşseniz
Saçları renkli ve uzun patlak gözlü çirkin trolleri bile bir furyada satın almışsanız.
Capri Sun ın reklamı ve melodisini hatırlıyorsanız.
Power Rangers'ın renklerini hatırlıyorsanız
Mc Donalds a gitmek için ailenize yalvardıysanız
Olacak O kadar, Yasemin'in penceresi, Hadi Anlat Bakalım, Adam Olacak Çocuk, Saklambaç.. gibi programları hatırlıyorsanız.
Lambada'nın müziği kulağınızda çalabiliyorsa
"Nereye çufçufluyoruz"un kimin dediğini biliyorsanız.
Sayısız joystik kırdıysanız ve gün gelince artık joystik satılmadığını fark ettiyseniz
Fame City cennetle eşdeğerse
En sevdiğiniz sayı altıysa
Prince of Persia'da alttaki dikenlere düşünce çıkan dınnzk sesini ve kanları hatırlıyorsanız
Mon Ami 48 lik boyalardaki altın ve gümüş renkleri statü sembolüyse
Gençlik hayaliniz Beverly Hills teki havuzlu arabalarsa.
Uhuyla oynamanın zevkini biliyorsanız
Kolalı jelibonun önce kapağını yediyseniz
annenizin poşetler dolusu taso,misket, sporcu kağıtları,
gazoz kapaklarını attığını öğrenince ağladıysanız
Peçete, kağıt, poşet vb... koleksiyonu yapmışsanız
Cuma, Eylül 14, 2007
Neden? (Yazı)

Örn: "Şu anda 70 milyon bizi izliyor..." |
Cumartesi, Ağustos 18, 2007
Tekne Kazıntısı - Cevat Çapan (şiir)
Perşembe, Ağustos 09, 2007
2 Şey (Yazı)

İki şey insani "nitelikli insan" yapar:
1- İradeye hakim olmak
2- Uyumlu olmak
İki şey "ekstra değer" katar:
1- Hitabet ve diksiyon eği timi almak
2- Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek
İki şey geri bırakır:
1- Kararsızlık
2- Cesaretsizlik
İki şey kaşif yapar:
1- Nitelikli çevre
2- Biraz delilik
İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar:
1- Baskın yeteneği bulmak
2- Cidden sevdiğin işi yapmak
İki şey başarının sırrıdır:
1- Ustalardan ustalığı öğrenmek
2- Kendini güncellemek
İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır:
1- Niyetin saf olması
2- Ruhsal farkındalık
İki şey milyonlarca insandan ayırır:
1- Sorunun değil çözümün parçası olmak
2- Hayata ve her şeye yeni (özgün,orijinal,farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek.
İki şey gelişmeyi engeller:
1- Aşırılık (mübalağa,abartı,ifrat,tefrit)
2- Felakete odaklanmış olmak
İki şey çözüm getirir:
1- Tebessüm (gülümseme,sırıtma veya kahkaha degil!)
2- Sükut (susmak)
İki şey "kalitesiz insan"ın özelliğidir:
1- Şikayetçilik
2- Dedikodu
İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer:
1- Bakış açısını değiştirmek
2- Karşındakinin yerine kendini koyabilmek (empati)
İki şey yanlış yapmanı engeller:
1- Şahis ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek
2- Hak yememek
İki şey kişiyi gözden düşürür:
1- Demagoji (laf kalabalığı)
2- Kendini ağıra satmak (övmek,vazgeçilmez göstermek)
Pazar, Temmuz 08, 2007
Kokoloji Yeni (Yazı)

Tek şart aklınıza gelen ilk cevabı düşünmeden vermeniz gerekecek.
Sorular şurada:
SAVAŞ
Düşünün ki siz bie Krallıkta yaşıyorsunuz ve bu Krallığınızın hazine si çalınıyor ve siz gööreve gidiceksiniz savaşa yani bu hazine yi kurtarcaksınız;
1)Savaşa gitmeden önce ne hissederdiniz?
Savaşa giderkende yanınıza (kız ya da erkek farketmez) bir yandaş verilcek
2)Savaşa çıkmadan önce bu arkadaşınız siize ne der mesela?
3)Savaşa giderken siize özel bi kılıç yapılcak bu kılıcın şeklini biçimini nsl kesttini uzunluğunu ve aklınıza gelen herşeyi anlatın kılıç hakkında.
4)Peki savaş ta kaç kişi ölldürürsünüz.
Evet sonunda hazineye ulaştınız ve arkadaşınız gitti hazine yi açtı ve içindde mücevherler altınlar VB. birsürü değerli, eşya.
5)Arkadaşınız hazineyi açtıktan sonra siize bakışı nasıl olur size bişey söölemiyor sadece bakışını anlatın?
****************
PSİKOLOJİ
Arzulardan kaçış yoktur. Çocukluğumuzdan başlayarak endişe duyar dururuz.
Zor zamanlarınızda başkalarının sözleri ile nasıl rahatladığınızı düsünün.
Birine destek olmak isteseniz hangi meslegi seçerdiniz.
1-Kendi muayenehanesi olan psikoterapistsiniz.Terapilerinizi nasıl bir odada yaparsınız, odayı detaylı düşünün.
2-Günün ilk hastası geldi. Sizinle nasıl bir sorun üzerinde konuşmak istiyor ve siz ona nasıl yardımcı oluyorsunuz.
3-Hastanın karşısında oturuyor ve ona tavsiyelerde bulunuyorsunuz. Hastadan nasıl bir tepki alırsınız.
4-Çalışma saatiniz sona erdi. Ama işleriniz tam olarak bitmedi. O anda odanıza birisi dalıyor, bu gelen kim olabilir. Tanıdık birinin adını verin.
****************
ÇÖL
1- Hiç sonu yokmuş gibi görünen ıssız ve geniş bir çölde deveye binmiş gidiyorsunuz. Yorgunluktan bitap düşene kadar deveyi sürdünüz. Sizi taşıyan deveye hangi sözleri söylersiniz?
2- Tam susuzluktan öleceğinizi düşünürken önünüzde çok güzel bir vaha göründü. Ama birisi sizden önce oraya varmış. Bu diğer yolcu kimdir tanıdığınız birinin adını verin.
3- Çölde zaman çok yavaş geçiyor ve uzaktan bir kasabanın ışıkları görünene kadar sanki asırlar geçti. Nihayet varacağınız yere geldiniz. Yolculuğunuzun sonuna geldiğinizde neler hissediyorsunuz?
4- Uzun zamandır üzerinde ilerlediğiniz deveyle ayrılma zamanı geldi. Deveden inerken yeni bir sürücü geliyor ve sizin kalktığınız eğere oturuyor. Yeni binici kimdir. Hayatınızdaki bir başka kişiyi seçiniz.
****************
ÇÖP
Sokakta bambaşka şeyler düşünerek yürürken bir çöp
tenekesine çarpıp devirdiniz. Kapağın altından yola
neler döküldü.
A. Hiçbir şey, teneke boştu.
B. Bir yığın torbalanmamış çöp yola saçıldı.
C. Elma koçanları, tavuk kemikleri ve başka yemek
artıkları.
D. Gayet güzel baglanmış siyah bir çöp torbası.
ooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooo
CEVAPLAR:
ooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooooo
SAVAŞ
1-Savaşa gitmeden önce hissettikleriniz sizin bir işe başlamadan önce hissetiklerinizdir.
2-Arkadaşınızın size söyledikleri ise; siz bir işe kalkışacaksınız ve bunda tereddüt ediyorsunuz ama bir arkadaşınız size gelip söylediği sözler size cesaret verebilir.
3-Yaptırdığınız kılıç ise sizin karakterinizi tanımlıyor..(inanmazsanız dikkatle düşünün)
4-Savaşta öldürdüğünüz kişiler ise sizin sinirli bir anınızda yapıcağınız zararı yani verdiğinğiz rakama gööre size fazla yaklaşmasınlar
5-Arkadaşınzıın size bakışı ise sizin karşı cinsten birinin size bakışı o şekilde olursa ondan etkilendiğiniz bakış.
----------------
PSİKOLOJİ
1-Nolu soruya verdiğiniz cevap;
Nasıl bir oda hayal ettiyseniz, kendinizi nerde olmak istediğinizi
söylediniz. Zihniniz nerde olmak istediğinizi söylüyor.
2-Nolu soruya verdiğiniz cevap ;
içinizdeki endişenin kaynağıdır. söylediğiniz problem sizin kendi içinizdeki probleminiz. Kolay gelsin.
3-nolu soruya verdiğiniz cevap;
Hastanın tavsiyenize verdiği tepki de, Sizin, size verilen tavsiyelere verdiğiniz tepkiyi yansıtmakta.
4-Soruya verdiğiniz cevap:
Çalışma saatiniz bitiminde gelen kişi, hayatınızda huzursuzluk yaratn biriydi.
endişe duyduğunuz biri. Tabi içsel sesinize göre. Ama bu o kişiyi, illaki bir huzursuzluk kaynağı ya da kaçılacak biri yapmıyor. Başkalarına şefkatli olabilmek bilgelik özelliğidir.
----------------
ÇÖL
Buradaki çöl ve deve, kişisel bağımsızlık yolculuğunu sembolize eder. Tam olarak söylemek gerekirse bu senaryo sizin sevgilinizden ayrılmanız durumundaki duygularınızı açığa çıkarır. Cevaplarınız yollarınızı ayırma vakti geldiğinde nasıl tepki vereceğinizi gösterir
1- Hiç sonu yokmuş gibi görünen ıssız ve geniş bir çölde deveye binmiş gidiyorsunuz. Yorgunluktan bitap düşene kadar deveyi sürdünüz. Sizi taşıyan deveye hangi sözleri söylersiniz?
_Deveye söylediğiniz sözcükler aşkın bittiğini fark ettiğinizde kendi kendinize söyleyebileceğiniz şeylerdir. Şöyle cesaret verici sözler mi söylediniz. " Bir şekilde başaracağız" ya da " Merak etme, bu sonsuza kadar böyle gidemez" Yoksa karamsar bir havanız mı vardı? "Kaybolduk, hiç umut yok, sanırım burada öleceğiz "
Deh-kısmende olsa cesaret verici bir söz beklide yusi kolay kolay bitirmeye niyetli değildir
2- Tam susuzluktan öleceğinizi düşünürken önünüzde çok güzel bir vaha göründü. Ama birisi sizden önce oraya varmış. Bu diğer yolcu kimdir tanıdığınız birinin adını verin.
_ Psikoloji terminolojisinde vaha kişinin sorunlarını çözmesini sembolize eder. Burada karşılaştığınız kişi sizi rahatlatmış, size yardım etmiş ya da ileride ihtiyacınız olduğunda yardımını isteyebileceğiniz biri olabilir.
3- Çölde zaman çok yavaş geçiyor ve uzaktan bir kasabanın ışıkları görünene kadar sanki asırlar geçti. Nihayet varacağınız yere geldiniz. Yolculuğunuzun sonuna geldiğinizde neler hissediyorsunuz?
_Yolculuğunuzun sonunda vardığınız kasaba kırık kalbiniz iyileştiğinde duygularınızın yeniden yola girmesini sembolize eder. Kasabaya vardığınızda hissettikleriniz biten aşkınız hakkındaki gerçek hislerinizdir.
4- Uzun zamandır üzerinde ilerlediğiniz deveyle ayrılma zamanı geldi. Deveden inerken yeni bir sürücü geliyor ve sizin kalktığınız eğere oturuyor. Yeni binici kimdir. Hayatınızdaki bir başka kişiyi seçiniz.
_ Yeni binici sizin gizlice rekabet, kıskançlık hisleri beslediğiniz ya da için için kızdığınız birisidir. İsmini verdiğiniz bu kişi aşkta bir rakibiniz mi yoksa bir zamanlar kalbinizi kırmış olan birisi mi ?
----------------
ÇÖP
Dikkatsizlikle bir çöp tenekesi devirdiniz,
atılması için düzgün bir şekilde toplanmış ve üstü
örtülmüş bir şeyi dünyanın gözleri önüne serdiniz.
Çöp teneksinin içinde olduğunu düşündüğünüz şeyler
sizin dış dünyadan saklamaya çalıştığınız şeylerdir.
A. Hiçbir şey, teneke boştu:
Bu cevabı veren kişiler hayatlarını ortaya
sermeden ya da olduklarından başka görünmeden
yaşarlar. İçleri neyse dışları da odur.
Çekicikliklerini saf dürüstlüklerine borçludurlar.
B. Bir yigin torbalanmami cop yola sacildi:
Tenekenin icinin torbalanmamis cople dolu oldugunu
soyleyenelerdis dunyaya karsi acik bir gorunum
sergileseler de aslinda icleri ifade edemedikleri
duygularla doludur. Bu duygulari sadec genel bir
sıkıntı olarak hissederler ama eger dusunurlerse
gercekten hissettiklerini soyleyecekleri yerler
oldugunu fark edeceklerdir.
C.
Elma kocanlari, tavuk kemikleri ve baska yemek
artiklari:
Bir yigin mutfak artigi hayal edenler istahlarini
ve yemege karsi dogal isteklerini bastiran
kisilerdir. Belki de diyet yapiyorsunuz ya da
yemekten kisarak para arttirmaya calisiyorsunuz.
Sartlariniz her ne ise bu sizi etkiliyor. Fazla
abartmaya gerek yok ve arkadaslarinizla bir
restoranda guzel bir gece gecirmek size iyi gelecek.
D.Gayet guzel baglanmis siyah bir cop torbasi:
Gayet guzel baglanmis siyah bir cop torbasi hayal
etmis olanlarin kendilerini kontrol duygulari cok
gelismistir. Siz zayiflik gostermekten ya da sikayet
etmekten nefret edersiniz cunku gururunuz buna izin
vermez. Ama baskalarinin neler hissettiginizi
bilmesi, zayiflik belirtisi degildir. Ipleri biraz
gevsetin de o copler kokmaya baslamadan once iceriye
birazcik hava girsin
Cumartesi, Temmuz 07, 2007
Güzin Abla (yazı)
İzmir’den M.T. soruyor:
Hocam, ben 38 yaşında, kimya ögretmeni bir genç bayanım. Üç ay kadar önce kısmetim açıldı ve iyi niyetli bir gençle tanıştım. Gecen hafta da nişanlandık. Mutluluktan uçuyordum ki dün laboratuarda korkunç bir sey keşfettim. Nişanlımın bana aldığı yüzüğü denemek için civaya attım, ve maalesef yüzdü. Halbuki saf altının özgül ağırlığı civaninkinden fazla, batması gerekirdi. Demek bana aldığı yüzük saf altın değil, öyleyse sevgisi de saf olamaz. şimdi ben bu civayi nişanlımın yemeğine koyup bu işi bitirmeyi düşünüyorum, ne dersiniz?
Güzin Abla’nın cevabı:
Arşimet’in hayatına her yönüyle vakıf olduğunuz anlaşılıyor. Yalnız yüzey gerilimini hesaba katmamışsınız, civanin yüzey gerilimi suyunkinden çok daha fazladır. Böylece kendinden ağır cisimleri de kaldırabilir, çünkü o cisim batarken ortaya çıkartacağı yüzey için harcaması gereken enerji, kendi potansiyel enerjisinden fazla olabilir. Ayrıca civanin saf olmama ihtimali de var, o yüzden ani kararlar vermeyin derim.
*************
Güzin abla bir çocukla beraberim bmwsi var... evi var.. + yakışıklı geçen hafta beni ailesiyle tanıştırmaya evlerine davet etti neyse abla gittik fakat ailesi acil gitmiş.
Birer bardak kola içtik fakat sevgilim kolayı içer içmez yanımda uyuya kaldı.
Sence beni seviyor mu güzin ablacım ?
Güzin ablanın cevabı : kızım sen kadir gecesinde doğmuşşun.
*************
Ablacığım, geçen gün yolda giderken uzun boylu, sarı saçlı, mavi gözlü hayallerimin erkeğine rastladım. Onun da bana karşı gizli bir hissi varmışki,
“Hav ken ay go tu Sultanahmet?” dedi. Bende “Ancak Müslüman olup Orhan adını alırsa kendisiyle evlenebileceğimi söyledim. Ben Orhan adını çok severim. Ama çocuk sünnet olmak istemiyormuş. Ablacım, sünnet olmadan Müslüman olunmaz mı, Yaşar Nuri Hoca’ya bir sorarmısın?”
Hayriye Hevesli
Sevgili kızım, oğlan sana Sultanahmet’e nasıl gideceğini sormuş sadece. Turistlerin şeyini filan rahat bırakın. Kendine Müslüman bir kısmet ara. Mevla’dan umut kseilmez
************
Cumartesi, Haziran 30, 2007
Zakkum Cezası (yazı)
Balıkesir’de "Deniz manzarasını kesiyor" diyerek 27 yıllık zakkumları kesen site sakinlerine belediye ilginç bir ceza uyguladı. Kesilen çiçeklerin yerine ilan panoları dikilerek deniz manzarası engellendi.
BALIKESİR Erdek’te Tüzün Sitesi’nde oturanlar, ’deniz manzarasını kapatıyor’ diye yol kenarındaki zakkumları kesince Erdek Belediyesi ilginç bir ceza uyguladı. Belediye zakkumların yerine, 2’şer m. boyunda 15 ilan tahtası dikerek, öncelikle sitenin deniz manzarasını engelledi.
Panodaki şikayet
Her panonun üzerine, "Bu Billboardlar, buraya konulmadan önce, palmiyelerin arkasında 27 yıl önce dikilen zakkum ağaçları vardı. 27 yılda her yıl 5 ila 6 santim büyüyerek yaklaşık 2 m. boyunda doğal bir yeşil perde oluşturmuşlardı. 27 yıl önce dikilmelerinin amacı yürüyüş yapan halkımızla güneşlenen vatandaşlarımızın birbirlerine olumsuz etkisini önlemekti. Ancak geçen yıl Tüzün Sitesi sakinleri tarafından ’manzaraları kapanıyor’ gerekçesiyle katledildiler. Bu panolar Tüzün Sitesi sakinlerinin hiçbir izin almadan katlettikleri yeşil doku anısına konulmuştur. Erdek Belediye Başkanlığı" yazılı afişler yapıştırıldı.
Erdek Belediye Başkanı Hüseyin Sarı, kesilen zakkum ağaçlarının 30 yıllık bir projenin parçası olduğunu belirterek, bilboardlara astıkları yazılarla halktan olumlu tepki aldıklarını ve ağaçları kesenlerin böyle bir cezayı hak ettiklerini söyledi. Yapılan işin telafisi zor bir katliam olduğunu ifade eden Başkan Sarı, "Kumsalda güneşlenenlerle yolda yürüyenler bir birini görmesin diye palmiye ağaçlarının arasına 17 yıl önce zakkum ağaçları dikilmiş. Daha önce, manzarayı kapatıyor diye kesmek istediler.
Biz bunu reddettik. Daha sonra tek tek kesildiğini ve budandığını fark ettik. Ancak böyle bir katliama kimse cesaret etmemişti. Tek tek kesilenleri fark etmediğimizi düşünerek daha sonra hepsini keşmişler. Biz bunu çevreden görgü tanıkları ile şifahen tespit ettik. Suç üstü yakalayamadığımız için para cezası veremedik. Bunun üzerine zakkumların kesildiği bölümlere bilboardlar yerleştirdik. Tepkiler birikince, taktik icabı, asıl amacımız olan zakkum resimlerini bilboardlara asarak bu yazıyı yazdık.
Bunun üzerine halktan olumlu tepkiler aldık. Bazen kanunlar insanların yaptıklarına bir ceza veremiyor. Böyle bir cezayı fazlası ile hak ettiler. Çünkü o ağaçları ektiğimiz zaman büyümesi için 20 yıl beklememiz gerekecek. 30 yıllık bir projeydi. Erdek'in Erdek olmasını sağlayan projelerden biri. Yaklaşık 5 kilometrelik düzenlenmiş sahil bandı var. Bu bölgedeki turistik tesislerimiz var. Bu şeritte 1970'li yıllarda yapılmış siteler var. Bize zaman zaman gelip önümüzdeki manzarayı kapatıyor. Şurayı budayalım
gibi, kendi bahçelerinin dışındaki, belediyeye ait yeşillik alandaki ağaçları kurutmaya yönelik bazı çabalar oluyordu. Biz bunlarla maalesef mücadele edemiyoruz. Çünkü yasaya göre tespitini anında yapmaz zorundayız. Bunu yapmamız mümkün değil, gece geliyorlar, tuz ruhu, tuzlu su ve asit döküyorlar. 1 haftada ağaç kuruyor. Telafisi zor bir katliam. Bana göre bir cinayet. Bilboard uygulaması başarılı oluyor. İnsanların başına geceleri zabıta dikip zararı tespit edecek gücümüz yok" şeklinde konuştu.
Cumartesi, Nisan 28, 2007
Aşk Esprileri (Yazı)

♥ ilk görüşte askı anlıyorumda ömür boyu birinin süratına bakan iki kişi arasında aşk bir mucizeden başka birşey değil !!! Bill Cosby
♥ Aşk karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sanmanla sersemin teki olduğunu anlaman arasında geçen zamandır.
♥ Ben ona baktım, o bana baktı, şimdi dört çocuğa bakıyoruz.
♥ Dokuz kere sev, onuncu olayım, Gerçekten sev, sonuncu olayım.
♥ Erkekler belediye otobüsü gibidir. Birini kaçırırsan beş dakika sonra öbürü gelir.
♥ Ona kalbimi verdim saklaşın diye, salak buzdolabına koymuş bozulmasın diye.
♥ Düşen bir yaprak görürsen, Beni hatırla sevgilim, Biliyorsun seni ben Sonbaharda sevmiştim. İmza: Çöpçü Rıza
♥ Aşkım seni seviyorum! Ama parayı daha çok... Lakin paranın ne önemi var, mühim olan miktarı!
♥ Erkekler neden evlenemiyecekleri kanının peşinden koşarlar? Köpeklerin kullanamayacakları otomobillerin peşinden koşmaları gibi.
♥ Sana sarılmayı o kadar çok seviyorum ki. Çünkü o sırada yüzüne bakmam gerekmiyor.
♥ Sen likör gibi tatlı, tekila gibi çarpıcı, viski gibi asil, konyak gibi sıcak, şampanya gibi özel, şarap gibi tutkulu, malibu gibi egzotik, kokteyl gibi muhteşemsin.
♥ Bir köpek ile bir erkek arasında ne fark vardır? Köpek sadece halıyı kirletip mahfeder, erkek ise tüm yaşamını mahfeder.
♥ Vefasız sevgilim alzheimer hastası bile senin kadar çabuk unutmaz peş...
♥ Kalbimde yaşıyorsun ama kiranı vermiyorsun. Not: Ev sahibi en kısa zamanda onunla evlenmezsen seni kapı dışarı edecekmis.
♥ Sabahları kahvaltı yapmıyorum çünkü seni düşünüyorum. Öğlenleri yemek yemiyorum çünkü seni düşünüyorum. Gece olunca uyuyamıyorum çünkü açım.
♥ Eline almış bir çiçek sevecek sevmeyecek. Ah, koca sersem çiçek nerden bilecek.
♥ Deprem gibi girdin gönlüme, fay hattı çizdin beynime, enkazlar bıraktin kalbimde, artçılar hala devam etmekte.
♥ Aşk elmayı yemekle başlar, ayvayı yemekle biter.
♥ Bütün kızlar çiçek olsun, arı olmazsam namerdim.
♥ Bizi çekemediler, halat koptu canım.
♥ Allah'ım !! Kendim için birşey istemiyorum, sadece anneme elma yanaklı, bal dudaklı, sütun bacaklı bir gelin nasip eyle.
♥ Deli gibi sevdim, manyak gibi evlendim.
♥ Kızlar artık beyaz yatlı prenslerini bekliyorlar.
♥ Aşık olup ızdırap çekeceğime, nezle olup burnumu çekerim.
♥ Para için evlenme, borç almak daha hesaplıdır.
♥ Seni sevecektim kıskanacak el üstünde tutacaktım kendimi sana sevdirecek bana bağlayacaktım ip koptu
♥ Bataryası zayıf hayallerimizin kapsama alanı dışında kalan kesimlerine şebeke hatası nedeniyle ulaşamadık şimdi yüreğimde full çeken hattımla seni seviyorum.
♥ Kalbim senden çektiğini ABD üsame bin ladinden çekmedi. Yüreğimin teröristi dünya birleşse seni yok edemez. Akıbetim ikiz kulede olsa yine seni seveceğim.
♥ Seni sevdim seveli başım belada seni düşünürken uyuya kaldım helada
♥ Şekerden evimiz tuzdan hayallerimiz vardı. Ne yazıkki dün yağmur yağdı.
♥ Bunu iyi belle Cehennem buz tutuncaya kadar seni seveceğim
♥ Aşkımızın suya düşeceğini bilseydim balık olurdum.
♥ Aşıka bağdat sorulmaz. İmza: BUSH
♥ Fazla mendiliniz varmi, aşık olmuşumda!
♥ Karayollarında değil, senin kollarında öleyim.
♥ Hey garson! bana kalbim kadar yanık döner, düşüncelerim kadar karışık bir salata, açılarım kadar köyü bir kahve getir.
♥ Karın olmak istiyorum karın, Ey benim kardanadamım.
♥ Derstleşmek istiyorsan 1'i tuşla, birine sarılmak istiyorsan 2'yi tuşla, eğlenmek için 3'ü tuşla, hepsini istiyorsan benim numaramı tuşla.
♥ Sen kadayıf kadar tatlı, lahmacun kadar sıcak, çığ köfte kadar yakıcı, dolma gibi çekici, bulgur gibi asıl ve içli köfte kadar dayanılmazsın.
♥ Sevgilim, seni tv kumandaşından, futbol topundan, pazar gazetesinden çok daha fazla sevdiğimi söylemişmiydim.
♥ Aşıka bağdat sorulmaz, anında korkup tüyer.
♥ Aşk dolmaya benzer, iyi sarılmazsa pişerken dağılabilir.
♥ Sevgilim duygularım vişne kaymak yanı karmakarışık.
♥ Aşk bir deniz bense önün engin sularında dibe çökmüş bir keriz.
♥ Sevgilim sensiz gözlerim hiçbirşeyi görmüyor. Seninle olunca da gözlerim senden başkasını görmüyor.
♥ Aşkın mideme vurdu, beni ne yar paklar nede dost, beni paklayacak olan bir ayran iki de tost.
♥ Ruhum benim, her gece gel bekliyorum seni o selvinin altında, İmza:Mezarcı Mahmut.
♥ Aşkın bahardı bülbüller vardı da... Hangi salak kafesin kapsını açık bırakti.
♥ Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok. Bülbülleri ön bahçeye aldılar. Buraya marul ekecekler.
♥ Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım. İnsan bi haber verir burada boşunamı bekledik.
♥ Aşk bir otomobil gibidir yedek parçaları sürekli değişir.
♥ Üzüm gözlü elma yanaklı kiraz dudaklı pirasa saçlı sevgilim. Seni çok özledim. İmza : Manav Osman
Cuma, Nisan 27, 2007
Kuzuları kırpıp kaniş diye sattılar (Yazı)

TIRNAK DEĞİL, TOYNAK!
Koyunu kaniş diye alan oyuncu Kawakami: Onu köpek kuaförüne götürdüğümde, bana ‘Biz burada toynak’ kesmiyoruz’ demişlerdi...
Kaynak: http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=75563,5
Cumartesi, Nisan 21, 2007
Türkçe'mizin Evrimi

Yıl: 1965
"Karşıma âniden çıkınca ziyâdesiyle şaşakaldım.. Nasıl bir edâ takınacağıma
hükûm veremedim, âdetâ vecde geldim. Buna mukâbil az bir müddet
sonra kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni fevkalâde rahatlatan bir
tebessüm vardı.. Üstümü başımı toparladım, kendimden emin bir sesle
'akşam-ı şerifleriniz hayrolsun' dedim.."
Yıl: 1975
"Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım.. Ne yapacağıma karar veremedim,
heyecandan ayaklarım titredi. Ama çok geçmeden kendime gelir gibi oldum,
yüzünde beni rahatlatan bir gülümseme vardı.. Üstüme çeki
düzen verdim, kendimden emin bir sesle 'iyi akşamlar' dedim.."
Yıl: 1985
"Karşıma âniden çıkınca fevkalâde şaşırdım.. Netekim ne yapacağıma hükûm
veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Amma ve lâkin kısa bir
süre sonra kendime gelir gibi oldum, netekim yüzünde beni ferahlatan bir
tebessüm vardı.. Üstüme çeki düzen verdim, kendimden emin bir sesle
'hayırlı akşamlar' dedim.."
Yıl: 1995
"Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım.. Fenâ hâlde kal
geldi yâni.. Ama bu iş bizi bozar dedim. Baktım o da bana bakıyor, bu iş tamamdır dedim..
Manitayı tavlamak için doğruldum, artistik bir sesle 'selâm' dedim.."
Yıl: 2006
"Âbi onu karşımda öyle görünce çüş falan oldum yâni.. Oğlum bu iş bizi kasar dedim,
fenâ göçeriz dedim, enjoy durumları yâni.. Ama concon muyum ki ben,
baktım ki o da bana kesik.. Sarıl oğlum dedim, bu manita senin..
'Hav ar yu yavrum?'"
Yıl: 2026
"Ven ay vaz si hör, ben çok yâni öyle işte birden.. Off, ay dont nov âbi
yaa.. Ama o da bana öyle baktı, if so âşık len bu manita.. 'Hay beybi..'"
Salı, Mart 27, 2007
Son Gazi

Türkiye’de hayatta kalan Son Gazimiz Eskişehirli Yakup Satar, gençlere nasihatte bulunarak, "Biz bu vatanı çok zor şartlarda kurtarıp size teslim ettik, kıymetini bilin" dedi.
Eskişehir’de 71 yaşındaki kızı Zekiye Satar ile birlikte yaşayan 107 yaşındaki Yakup Satar’ın savaş hatıralarını dinleyenler, tarihin bu canlı şahidinin hafızası karşısında hayretler içinde kalıyor. 1. Dünya Savaşı’nda Bağdat-Musul’da savaştıktan sonra, İstiklal Harbi’nde de yer alan 6 çocuk, 48 torun sahibi asırlık gazi Yakup Satar, hatıralarını anlatırken duygulanıyor. 106 yaşına giren Satar, İstiklal Gazisi madalyasını gururla taşıyor.
Bir asrı geride bırakan Yakup Satar, Dünya Savaşı’nda Kerkük, Bağdat, Musul cephelerinde harbe katıldığını belirterek, "Son Osmanlı Padişahı zamanında İstanbul’da askerdim. Bizim taburdan 50 kişiyi Irak’a gönderdiler. 1. Dünya Harbi’nde yanlarında yer aldığımız Almanlar, zehirli gaz ürettiler. Biz bu gazla düşmanı öldürecektik. Düşmandan korkmuyorduk. Ancak, Türkiye işgal edilmiş, haberimiz yoktu. Mermiler başımı sıyırıp geçiyordu. Savaşta kolumdan vuruldum. Bağdat’ta İngiliz kadın doktor beni tedavi etti. Bağdat’tan İstanbul’a, her yerin mayın döşenmiş olması sebebiyle en uzak denizleri gezerek 22 günde geldik" dedi.
107 yaşındaki gazi Satar, Irak’ta kendisini Alman’a benzeten bir Arap Askerle arasındaki geçen hatırasını da şöyle anlattı:
"Bana ’German’ diye hitap etti. Ben de ’Ne German’ı, ben Müslüman’ım Türk’üm’ dedim ve Yasin-i Şerif’i okudum. Arap şaşırdı. Ondan sonra onunla arkadaş olduk ve her gece bana bisküvi getirirdi."
Kurtuluş Savaşı’nda da Atatürk’ün yanında tecrübeli asker olarak görev yaptığını belirten Yakup Satar, "Savaşta hiç eline silah almayan gençler askerdeydi. Ben tecrübeli olduğum için bütün ağır işler bana veriliyordu. Attığını vuran komutanımız, bir asker 10 düşmanı öldürmezse ona asker demem diyordu" diye konuştu.
Çanakkale Zaferi’nin 90. yıl dönümünde Türkiye Muharip Gaziler Derneği Başkanı Ertuğrul Özkütük ve Yönetim Kurulu üyeleri de, asırlık gazi Yakup Satar’ı evinde ziyaret etti. Dernek Başkanı Özkütük, tarihin canlı şahidi olan Yakup Satar ile gurur duyduklarını ifade etti.
*************************
ERSİN KALKAN
Onlar Mustafa Kemal Paşa'nın son askerleri. Türkiye'yi kurtaran neslin son temsilcileri. En genci 1899 (1317), en yaşlısı 1893 (1311) doğumlu. Yani en küçüğü 104, en büyüğü 110 yaşına merdiven dayamış durumda.
Mustafa Kemal'in ordusundan geriye kalan yedi kişi: Yakup Satar, Veysel Turan, Ömer Kamış, Mahmut Özcan, Ömer Küyük, Ömer Ateş ve Hamza Akbulut.
19'uncu yüzyılın sonunda doğup 21'inci yüzyılın başına kadar ayakta kalmayı başarmış kahramanlar.
Daha çok çilelerle, eza ve cefayla geçirmişler ömürlerini. Yoklukların, kıtlıkların, ıssızlıkların, esaretin içinden geçmişler. Ama bir gün bile boyunlarını bükmemiş, tarihin ve talihin önünde eğilmemişler. Özgürlüğü seçmiş ve onu elde etmek için hayatlarını ortaya koymuşlar. Köylerinden, şehirlerinden, sıcak yuvalarından çıkıp yollara düşmüşler.
RÜZGAR KANATLI SÜVARİLER
Fotoğraflardan size bakan bu yaşlı adamlar, bir zamanlar savaş meydanlarında, uçsuz bucaksız çöllerde, geçit vermez karlı dağların vadilerinde durmaksızın savaşmışlar. Atları rüzgar kanatlı bu süvariler, vatan onlara nerede ihtiyaç duymuşsa oraya gitmişler.
Kimi Türk, Kürt ve Laz, kimi Yörük, Türkmen.
Aynı sancağın altında bir orman gibi kardeşçesine saf tutmuşlar. Ellerinde kalan son vatan parçası için gözlerini kırpmadan, güneşte parlayan çelik süngülerin üstüne doğru gitmiş, kulaklarının dibinde uğuldayan mermilere aldırmaksızın hiç durmadan yürümüşler.
Bazıları kollarından, yüreklerinin yanından, yorgun bacaklarından yaralanmış. Mermiyi yediklerinde şöyle bir devrilip, sonra hemen ayağa kalkmış ve savaşmaya devam etmişler.
Kızgın savaşların ortasında barış rüyaları görmüş, esir kamplarında özgür bir vatan özlemiyle yanıp tutuşmuş, firari güvercin düşleri kurmuşlar. En katı harplerin içindeyken bile, sol göğüslerinin altında taş değil kalp taşıdıklarını unutmamışlar. Bu yüzden hepimiz gibi ağlamış, korkmuş, gülmüş, kederlenmişler.
BEŞ BİN KM YOL YAPTIK
Kutup Dalgakıran'la birlikte yollara düştük. Tam beş bin kilometre yaptık.
İki ay önceydi. Ekler görsel yönetmeni Sanlı Ergin, İstiklal Savaşı Gazileri'nden sadece üçünün hayatta kaldığını yazan bir haber gösterdi. Tam o günlerde, bir başka haberde tek bir İstiklal Savaşı Gazisi'nin yaşadığı yazılıyordu.
Oysa sadece benim tanıdığım, yaşadığını bildiğim dört kahraman vardı. Araştırmaya başladık.
Ankara'dan Faruk Bildirici Emekli Sandığı kayıtlarında Gazi maaşı alanların sayısının 15 olduğunu gösteren bir listeyi ulaştırdığında umutlandık. Ama adresler eskimiş, telefon numaraları değişmişti.
Genelkurmay'dan Muharip Gaziler Cemiyeti'ne, Gazilerin yaşadığı belirtilen ilçelerdeki askerlik şubelerinden belediye başkanlarına, muhtarlara kadar farklı mercilere ulaştık. Maalesef, hiçbir yerde derli toplu bir kayıda rastlayamadık.
Ve ne yazık ki, bazı yerlerdeki yetkililerin, hemen yanıbaşlarında sessiz sedasız ömrünü tamamlayan büyük kahramanlardan haberleri bile yoktu.
Sonunda, 15 Gazi'den altısı listeden bir bir silindi. Yedincisini ise kıl payı kaybettik: Konya'da yaşayan Gazi Ahmet Turan'ı aradığımda, üç gün önce öldü, cevabını aldım.
Hepsi hayata sessiz sedasız veda etmişlerdi. Geriye sadece sekiz kahraman kalmıştı.
Onları biran önce bulmalı, fotoğraflarını çekmeli, bu 29 Ekim'de, Cumhuriyet'in 80. yılında baştacı etmeliydik.
Yola çıkmadan önce konuştuk. En yakınlarındaki insanlarla tek tek sorduk:
EVLERİNE, KÖYLERİNE GİTTİK
Ömer Ateş, Nevşehir'in Avanos ilçesi Özkonak beldesinde bir huzurevinde yaşamını sürdürüyordu. Hamza Akbulut Adana'nın Aladağ ilçesinde, Ömer Kamış İstanbul Alibeyköy'de bir gecekonduda, Mahmut Özcan Denizli'nin Acıpayam'ında, Yakup Satar Eskişehir'de, Veysel Turan Konya'da, Ömer Küyük Çorum'un İskilip ilçesi Çatkara Köyü'nde ikamet ediyordu. Hüseyin Zorlu ise yine Nevşehir'in Avanos ilçesinde yaşıyordu. Kendisiyle telefonda uzun uzun konuştuk. İlk onunla buluşacaktık.
Ama bu yaptığımız çalışma ne yazık ki büyük bir kederle başladı:
104 yaşındaki Gazi Hüseyin Zorlu bizimle yaptığı telefon konuşmasından iki gün sonra hayata gözlerini kapamıştı. Ama 94 yaşındaki karısı Şerife Hanım onu bize anlattı, Kurtuluş Savaşı'nda nasıl insanüstü gayret sarfettiğini hikaye etti.
Gidip bulacağımız, röportaj yapıp belki de son fotoğraflarını çekeceğimiz Mustafa Kemal Paşa'nın askerlerinden geriye artık sadece yedi kahraman kalmıştı.
Buruk bir kalple, ya yetişemezsek endişeleriyle yola devam ettik.
Evlerinde ve hatta huzurevlerinde bulduk onları. Bize büyük bir yakınlık, cömertlik ve misafirperverlik gösterdiler. Hikayelerini uzun uzun anlattırdık. Ev hallerinin, köy hallerinin, hálá gururla yürüyüşlerinin fotoğraflarını çektik. Ellerini öptük, dualarını aldık.
Benim için hayatımın en anlamlı haber çalışmalarından biri oldu.
İşte gazilerimiz, yaşayan son kahramanlarımız.
İşte Kurtuluş Savaşımızın ve onların üç yüzyıla yayılan hikayeleri.
Türkiye onları hep bu fotoğrafla hatırlayacak
Türkiye Gazilerimizi tıpkı tarihin içindeki gibi yakışıklı, merasimlerdeki kadar pırıl pırıl, şık ve güzel hatırlamalıydı. Söyleşilere başlamadan birkaç gün önce tesadüf eseri Damat Tween'in Yönetim Kurulu Başkanı Süleyman Orakçıoğlu'yla sohbet ediyorduk. Gazilerle ilgili araştırma için yola çıkacağımı söylediğimde Orakçıoğlu, ‘‘O zaman biz de dedelerimize birer bayram hediyesi gönderelim'' dedi. 18 ülkede açtığı mağazalarla Türk tekstilini dünyaya taşıyan bir markanın patronundan gelen bu teklifi kabul ettik.
İlk onunla buluşmaya gittik ama o bizi iki gün önce terk etmişti
GAZİ HÜSEYİN ZORLU
Yaş: 104
Sakarya'da ve Büyük Taarruz'da çarpıştı
24 Eylül 2003'te öldü, Avanos Asri Mezarlığı'nda yatıyor
Hüseyin Zorlu'ya küçük torunlarından Avanos Belediyesi Hesap İşleri Müdürü Zorlu Balta vasıtasıyla telefonla ulaşmıştık. 104 yaşına rağmen hafızası pırıl pırıldı. Torunlarının da yardımıyla telefonda uzun uzun konuşmuştuk.
Yoldan geliyoruz diye aradığımızda Zorlu Balta acı haberi verdi: ‘‘Maalesef sizinle konuştuktan iki gün sonra vefat etti.''
Sözler boğazımızda düğümlendi. İki hafta önce coşkulu bir sesle geçmişin o inanılmaz serüvenini anlatan adam artık yoktu. Telefon konuşmasındaki notlar ve yakınlarının aktardıklarıyla onu anlatacaktık.
Hicri 1316'da (Miladi 1899) Avanos'ta doğmuş. 1918'in başlarında askere gitmiş. Talimgah taburunda gördüğü eğitimden sonra silah kuşanmış. Ama tüfeğini uzun süre tutamamış. Çünkü 31 Ekim 1918'de yapılan Mondros Mütarekesi'yle birlikte Osmanlı ordusunun silahsızlandırılması kararı çıkmış. Kasım ayının sonlarına doğru komutan askerleri toplamış ve titreyen bir sesle ‘‘sizi terhis ediyoruz, evinize döneceksiniz'' demiş.
Hüseyin Zorlu, komutan dahil alaydaki tüm askerlerin göz yaşı dökmeye başladığını hatırlıyordu. Gururu incinmiş, kırık bir kalple Avanos'a dönmek zorunda kalmıştı.
Terhisten 7-8 ay sonra bir iş için Merzifon'a gittiğinde İngiliz askerlerinin Merzifon caddelerini arşınladığını görmüş. 1919'un Ağustos'unda Mustafa Kemal Paşa'nın Erzurum'da bir kongre topladığını ve vatan müdafaası için harekete geçtiğini öğrenmiş. Niğde yakınlarında birliğine katılmış. 135. Alay, 2. Tabur, 7. Bölük'te usta er olarak silah başına geçmiş. Süvari olmuş. Yunan askerleriyle ilk defa Eskişehir'de göğüs göğüse çarpışmış.
AY IŞIĞINDA GÖZLERİ GÜMÜŞ GİBİ PARLAYAN ADAM
Mehtaplı bir gecede, nöbet yerinde, başından geçen bir olayı hiç unutamadığını anlatmıştı telefonda: Gözünü kırpmadan ovayı gözlüyormuş. Bu sırada kendisine doğru birkaç karartının ilerlediğini fark etmiş. Parolayı sormuş, söylemişler. Aralarından biri ‘‘Nerelisin asker?'' diye sormuş. Ay ışığının altında gözleri gümüş gibi parlayan bu adamın Mustafa Kemal Paşa olduğunu anlamış. ‘‘Avanosluyum komutanım'' demiş. ‘‘Sizin orada da aylı geceler bu kadar güzel midir asker'' diye sormuş Mustafa Kemal. ‘‘Benim vatanımın her yanında aylı geceler güzeldir komutanım'' diye cevap vermiş hiç düşünmeden. Büyük komutan gülümsemiş, genç askerin yanında durup bir müddet aşağıda uzanan ovada kıvrılarak akan Sakarya Nehri'nin sularında yansıyan ay ışığını izlemiş ve maiyetindekilerle birlikte sessizce çekip gitmiş oradan. ‘‘Ayaklarım titriyordu, zor dinliyordum. Paşa gidince öylece çöküp kaldım...'' Ertesi sabah şafakla birlikte taarruza geçmişler. Sakarya Meydan Muharebesi başlamış.
Hüseyin Zorlu bu savaş sırasında sol omuzundan hafif bir yara almış. Bu savaşın ardından İzmir'e kadar ilerleyen ordunun içinde yerini almış. 9 Eylül 1922'de zafer ilan edilmiş. Terhis olduktan sonra Avanos'a geri dönmüş. Şerife Hanım'la evlenmiş. Bu evlilik tam 70 yıl sürmüş. 12 çocuk, 21 torun. 26 torun torunu. Ticaret yapmış, çiftçilikle uğraşmış. Ve biz ona ulaşamadan sessiz sedasız çekip gitmiş bu dünyadan, geriye bağımsız bir vatan ve olağanüstü bir destan bırakarak...
Esir kampındaki İngiliz hemşirenin güzel gözleri, şefkatli elleri vardı
GAZİ YAKUP SATAR
Yaş: 110
Basra Cephesi ve Sakarya Savaşı'na katıldı
Eskişehir'de kızlarıyla birlikte yaşıyor
Gazi Yakup Satar, Ruslara karşı ayaklanan Kırım Tatarları'nın önderlerinden birinin torunu. Beş yaşındayken Kafkasya üzerinden dört ay süren bir yolculuk sonrasında Eskişehir'e gelmişler. Annesini Kırım'da kaybetmiş. Ruslarla çarpışırken aldığı yaraları bir türlü iyileşmeyen babası Ziya Bey de Eskişehir'e vardıktan bir müddet sonra ölünce yapayalnız kalmış bu dünyada. 1311 (1893) doğumlu. Ama nüfus kağıdında 1316 yazıyor.
19'uncu yüzyılın sonu ile 20'inci yüzyılın başını çok iyi hatırlıyor: ‘‘Dağ taş silahlı adamlarla doluydu. O yıllarda Kars Rusların işgali altında olduğundan biz Batum'da bir gemiye binerek Trabzon'a çıktık. Oradan Eskişehir'e geldik.''
GİZLİ GAZCI BİRLİĞİNE SEÇİLDİM, BAĞDAT'A GİTTİM
Yakup, 1915'te askere gitmiş. O, İstanbul'da acemi birliğindeyken Çanakkale Savaşı sürmekteymiş. Acemi birliğinde eğitimi tamamladıkları gün tugaya Alman komutanlar gelmiş. Almanlar, tugayın içinde 200 askeri tek tek seçerek diğerlerinden ayırmış, İstanbul'un dışında bir kışlada yeniden eğitime alınmışlar: ‘‘Alman malı özel elbiseler giydirdiler bize. Maskelerimiz vardı, takıyor, birbirimize bakıp kahkahayı basıyorduk.'' Maskeler, özel giysiler, sırtta taşınan tüpler, içinde barut olmayan roketler. Yeni kurulan birliğin adının ‘‘Gazcılar'' olduğunu öğreniyorlar. Roketlerin ve tüplerin içinde zehirli gaz olduğunu, mermi yerine düşmana gaz fırlatacaklarını anlatıyor Alamanlar... Ama bu özel görevlerini kimseye anlatmayacak, mektuplarda yazmayacaklardır.
Özel kuvvetlerin içinden seçilen 50 asker, diğer ekiplerden izole edilerek trenlere bindirilip Bağdat'a gönderiliyor.
‘‘Bağdat'a vardık, çadırlarımızı kurup ekipmanların gelmesini bekledik aylarca. Diğer askerlerle görüşmemiz de yasaktı. Altı ay sonra İstanbul'dan bir emir geldi, zehirli gaz kullanılması yasaklanmıştı. O sırada İngilizler Basra'ya doğru ilerliyordu. Bizi silahlandırıp Basra'ya gönderdiler. Ben makineli tüfek eğitimi de aldığım için elimde Alman malı gıcır gıcır bir makine vardı. Harp başladığında, çöl rüzgarlarının uçurduğu kumlardan önümüzü göremiyorduk.''
Yakup Satar, Basra'daki savaşta kolundan yaralanmış. Alay komutanı askerlere sürekli ‘‘Kuşatıldık, cenuptan bir hattı yararsak kurtuluruz'' diyormuş. Ama tüm gayretlere rağmen kuşatmayı yarmak mümkün olmamış. İngilizlere elinde beyaz bayrağı olan bir elçi göndererek ertesi sabah teslim olacaklarını bildirmişler. O gece tüfeklerini birbirine çatarak yatmışlar. Düşmanın eline geçmesin diye atları ve katırları kesmişler. Topların kamalarını çıkarıp kullanılmaz hale getirmişler. Şafakta teslim olmuşlar. Ve esaret günleri başlamış.
DİKENLİ TELLERİ AŞTI KARŞI TARAFA GEÇTİ
Arabistan'da bir esir kampına götürülmüşler. Bileğiyle dirseği arasından aldığı kurşun yarası ağırmış. ‘‘Kolunu keseceğiz'' demişler. O sırada bir İngiliz hemşire gelmiş. 85 yıl önceki bu anısını bakın hasıl hatırlıyor: ‘‘Çantasından hususi bir merhem çıkardı. Onu sabah akşam kolumdaki yaranın üzerine tatbik etti. Çok şefkatli ve güzel gözleri, merhametli elleri vardı. Sahra hastanesinde 64 gün kaldım. İyileştim.''
İngiliz esirlerle değiş tokuş edildikten sonra İstanbul'a gitmişler. Tutsaklığında olup bitenlerden haberi olmadığı için İstanbul'a doğru yola çıkmadan önce esir bir çölden özgür bir şehre gittiklerini zannediyormuş. Oysa ‘‘Mütareke Zamanları''nın İstanbul'unun esir çölden bir farkı yokmuş: ‘‘Her yanda uzun süngülü, lacivert ve kırmızı redingotlu İngiliz askerleri dolaşıyordu...''
Anadolu'da direnişin başladığı haberleri gelince ümitlenmiş. Bilecik üzerinden yürüyerek Eskişehir'e gitmiş. Eskişehir yakınlarında bir istasyonda trenler dolusu gencin Mustafa Kemal'in ordusuna katılmak için yola çıktığını görünce, yazıcıya gidip künyesini okumuş ve ilk trenle cepheye doğru yola çıkmış. Usta asker olduğu için makineli tüfek mangasının başına geçmiş: ‘‘Düşmanla aramızda dikenli teller vardı. Telleri bir yerinden keserek geceyarısı karşı mevzilerin yakınlarına geldik. Ben manganın başındaydım. Elimizde sadece dört mitralyöz vardı. Ama 12 kişiydik. Birimiz ölünce mitralyöz öksüz kalmasın diye. Geriye iki asker kaldık ama dört mitralyözle döndük.''
Savaştan sonra Eskişehir'de bakkal, fırıncı, arabacı olarak hayatını kazanmış. Soyadı kanunu çıktığında ticaretle uğraştığı için Satar soyadını almış. Huriye Hanım'la evlenmiş. Beşi kız, biri erkek altı çocukları olmuş. Eşini altı yıl önce kaybetmiş. Kızları Zekiye Tali ve Meliha Işıkata babalarına özenle bakıyor. Pamuk sakalları beş yıldır, gençlik günlerinde olduğu gibi siyahlanmaya başlamış. Ağzında yeni çıkan beş süt dişi inci gibi parlıyor. Vedalaşırken bizi marş söyleyerek uğurluyor.
HAİNLERİN BEŞİ KURŞUNA DİZİLDİ KALANLARI MUSTAFA KEMAL AFFETTİ
İstiklal Mahkemeleri kuruldu ve kaçakların idam edileceği ilan edildi. Bir sabah Polatlı yakınındaki tugayımızda, tüm askerlerin kamp meydanına toplanması emredildi. Genç, çakı gibi bir yüzbaşımız vardı. Çizmelerinin topuklarını birbirine vurarak meydanın ortasına doğru ilerledi. Kükreyen bir sesle, ‘‘15 asker kaçağı, 15 sefil, 15 vatan haini bu günün gecesini göremeyecek. Savaş meydanında aslanlar gibi çarpışmadıkları, arkalarına bakmadan kaçtıkları için rezil bir çakal gibi yok olup gidecekler'' dedi. Silahlı muhafızların arasında meydana doğru 15 adam getirildi. Hepsine beyaz kefenler giydirilmiş, boyunlarına yaftalar asılmış, gözleri bağlanmıştı. Yüzbaşının işaretiyle önce beş kişi meydanın ortasına getirildi. Karşılarına mitralyözlü bir asker dikildi. Komutan kolunu gökyüzüne doğru kaldırdı. Ben gözlerimi ve kulaklarımı kapadım. Bu manzarayı görmek ve duymak istemiyordum. Mitralyözün sesi duyuldu. Gözlerimi açtığımda kaçakların bedenlerinin havalarda uçuştuğunu gördüm. Komutan yine muhafızlara dönerek aynı hareketi yaptı. Tugayda çıt çıkmıyordu. Beş kaçak asker daha meydana çıkarıldı. Başka mitralyözlü geçti karşılarına ve vaziyet aldı. Bu sırada tugay komutanımız ağır adımlarla yüzbaşının bulunduğu noktaya doğru yürüdü. Elini havaya kaldırdı ve üstüne basa basa, ‘‘Başkomutanımız Mustafa Kemal Paşa, bu korkak hainlerin canını bağışlıyor. Derhal götürün bunları, bu temiz ve şerefli meydandan...'' dedi.
Posta güvercinim Kızılca Tilki de bizim gibi direnişçiydi ama o şehit oldu
GAZİ HAMZA AKBULUT
Yaş: 108
Kurttepe, Pozantı ve Dumlupınar Savaşları'na katıldı
Adana-Aladağ'da çocukları ve torunlarıyla yaşıyor
Hamza Akbulut, Adana'nın Aladağ ilçesinde yaşıyor. Aladağ, Toros zirvelerinin ak bulutlarla birleştiği bir vadide kurulmuş. Gazi Hamza Akbulut'un oğlu Himmet Bey, bizi kasabanın girişindeki bakkal dükkanında bekliyor. Buluşup Gazi Hamza Akbulut'un yanına gidiyoruz. Evin bahçesinde güneşin altında oturmuş bizi bekliyor. ‘‘Uzun yollardan gelmişsiniz. Çok zahmet etmişsiniz. Fakirhanemizi şereflendirdiniz efendim, ayağınıza sağlık'' diyerek karşılıyor bizi. Artık ayakları eskisi gibi tutmuyor. Sönmeye yüz tutmuş gözlerinin feri bizi görünce parlamaya başlıyor.
Yıllar önceye gidiyoruz. Fransız işgalini reddeden yerel milli direniş örgütlerinin oluşturduğu Kilikya Mudafai Hukuk Cemiyeti'nin bir kolu Adana'da düşmana karşı silahlı direnişi örgütlemeye başlamış. İşte Hamza Akbulut da, ellerindeki derme çatma silahlarla işgale karşı mücadeleye geçen bu kuvvetlerin içindeymiş. Düşmanla ilk kez Kurttepe'de karşı karşıya kalmışlar. Fransızlar, Seyhan'ın bitişiğindeki Kurttepe'de sürpriz bir direnişle karşılaşınca neye uğradıklarını şaşırmış. Geri çekilmek zorunda kalmışlar. Kurttepe'deki direnişi kıramayan Fransızlar, Toros Tünelleri, Akköprü, Çiftehan ve Pozantı'yı işgale koyulmuş.
Hamza Bey'in de aralarında bulunduğu direniş güçleri Pozantı'da da Fransızlara saldırılar başlatmış. Pozantı Savaşı gece gündüz tam altı gün sürmüş. Düşmanın harekat güzergahını Hamza Bey'in yetiştirdiği posta güvercinleri sayesinde öğreniyorlarmış.
Gazi Hamza Akbulut'un, barış zamanlarındaki güvercin yetiştirme merakı savaşta hayati öneme haiz bir görevin başarılmasını sağlamış. Adana'da kendisi gibi Türkmen olan Salih isimli bir arkadaşının evinde konaklar, kuşları oradan azad edermiş.
Direniş kuvvetlerinin yaptığı ilk gizli toplantıda bayrak, Kuran ve silah üstüne yemin ettikten sonra söz alan Hamza, ‘‘Cemiyetimize iki kişinin daha alınmasını teklif ediyorum'' demiş. ‘‘Birincisi Adanalı Türkmen Salih, diğeri ise (omzundaki güvercini işaret ederek) Kızılca Tilki'' deyince herkes kahkahayı basmış. Alaylı gülüşlere aldırmaksızın kısa bir not yazıp Kızılca Tilki'nin ayağına iliştirmiş ve ‘‘Bize bir saat kadar müsaade edin'' demiş. Kızılca Tilki, bir saate varmadan ayağında cevabi bir mektupla dönünce eğlenceli bir törenle direniş kuvvetlerine katılmış... O günden sonra Kızılca Tilki'nin işi Adana kentinden kırlarda savaşan direnişçilere haber taşımak olmuş. Türkmen Salih, Yeni Adana Gazetesi'nin sahibi ve daha sonra Adana Müdafai Hukuk Cemiyeti'nin kurucusu olan Ahmet Remzi Yüreğir ve Avni Bey'lerden aldığı bilgileri güvercinle Hamza Bey'e gönderiyor. İhtiyaç halinde başka istihbaratlar toplamak için araziye dalıyormuş.
1919'un ortalarında Fransızlar, direnişi kırmak için Adana ve İskenderun'da geniş çaplı bir operasyon başlatmış. Operasyon öncesinde Fransızlar Hamza Bey'in arkadaşı Salih'i de tutuklamış. İşgal kuvvetleri komutanlığı, Fransız bölgesinden kuzeye doğru uçan kızıl kanatlı tüm kuşların görüldükleri yerde vurulması emrini çıkarmış. Salih Bey'in tutuklanmasından birkaç gün sonra Adana'dan ayağı boş dönen Kızılca Tilki'nin kanadına bir Fransız kurşunu isabet etmiş. Gerçi yara hafifmiş ama Pozantı'nın ardındaki dağlarda bekleyen direniş kuvvetlerinin yanına gelene kadar güvercinin damarlarında kan kalmamış. Yalpalayarak Hamza Bey'in ayaklarının dibine inmiş ve oracıkta gözlerini kapamış. Direniş birliğinin liderinin önerisiyle Kızılca Tilki askeri bir törenle, küçücük bir toprak parçasına gömülmüş...
Bu olayın ardından Hamza Bey, düzenli orduya katılarak Afyon tarafına geçmiş. 26 Ağustos 1922 sabahı saat 04.30'da başlayan başlayan ve tam beş gün beş gece süren Dumlupınar Savaşı'na katılmış.
Savaştan sonra Aladağ'a geri dönmüş, çiftçilik ve bakkallık yaparak hayatını sürdürmüş. Altı çocuğu, 24 torunu, sekiz de torununun torunu olmuş. Şimdi ailesinin yanında yoksul ama mutlu bir hayat sürüyor. Ne zaman göklerde süzülen bir güvercin görse Kızılca Tilki'yi hatırlıyor...
Rüyasında ona kravat getirileceğini gördü
GAZİ ÖMER KÜYÜK
Yaş: 109
Balkan Harbi, Dumlupınar ve Sakarya Savaşları'nda yer aldı
Çorum-İskilip, Çatkara Köyü'nde ailesiyle yaşıyor
Çorum'un İskilip İlçesi'nin Çatkara isimli köyünde yaşıyor bu güzeller güzeli adam. Adı Ömer Küyük. Aylardır çocuklarına ‘‘bana bir kravat almadız'' diye sitem ediyormuş. Bayramlık takım elbise getirdiğimizi söylediğimizde ilk sorusu ‘‘İçinde kravat var mı?'' oldu.
Getirdiğimizi öğrenince çocuklarına döndü: ‘‘Ben size demedim mi, siz bana kravat almadınız ama rüyamda gördüm, İstanbul'dan yola çıkmış, salına salına geliyor diye.''
Ulu dağların gölgelediği yemyeşil bir vadide kurulmuş, nasıl şirin bir köy burası. Onun evi köyün dışında. Köye, sarp kayaların, vadilerin, derelerin yanından kıvrılarak akan bir patikayla ulaşılıyor. Yani bu patikayı ütüleseniz yaklaşık 10 kilometrelik yol çıkar içinden. Evlerine cuma günü ulaştık. Ömer Dede, o gün cuma namazına gitmek için bu yolu arşınlamış. Ilık rüzgarların estiği cuma ikindisinde bizi karşılarken dimdik ayaktaydı.
TORUNLARI KRAVATLI GEZSİN İSTEDİ, BUNU BAŞARDI
Hicri 1311 (1894) doğumlu Ömer Küyük. Balkan Harbi, Dumlupınar, Polatlı ve Sakarya savaşlarına katılmış. Kendisi gibi rençberlik yapan babası Mehmet Efendi de, bundan 25 yıl önce 125 yaşında vefat etmiş. Tam 79 yıl evli kaldığı eşi Ayşe Hanım'ı beş yıl önce kaybetmiş. Dört kız, dört erkek sekiz çocuk, 38 torun, 12 de torununun torunu olmuş. Torunun oğlu Şimşek Küyük, Konya'da çok sevilen bir hakim, Ali Küyük ise askeri doktor. Torunlarının öğretmen, mühendis, hukukçu olmalarını yani kravatlı gezmelerini çok istemiş ve bunu başarmış.
Onun şimdi son arzusu, beş yıl önce köylünün bağışladığı arsaya kurulan prefabrik Çatkara İlköğretim Okulu'nun yerine çocukların hastalanmadan, fırtınadan korkmadan okuyabileceği yeni okulun yapılması.
Balkan Savaşı çıktığında henüz 18 yaşında bir delikanlıymış. Askere alınmış. Askerliği kısa molalarla tam 10 yıl sürmüş.
‘‘Şimdi böyle olduğuma bakma çocuk'' diye başlıyor geçmişi anlatmaya. ‘‘Ben uzun boylu, heybetli bir adamdım gençliğimde. İnsan yaşlanınca güneşte kurutulan bir elma gibi çekiyor, küçülüyor.'' ‘‘Ellerinden belli heybetin Dede'' diyorum, ‘‘Bu eller dört büyük savaş meydanında şanlı sancakları taşıdı da ondan böyle görünüyorlar'' diyerek kaldığı yerden devam ediyor. Bıyığı henüz terlemeye yüz tutarken gitmiş Balkanlara. Karadağlar'ın dantel gibi kıyılarının Karadeniz'e benzediğini hatırlıyor. 1913'te İşkodra'da savaşmış, bir yıl içinde ordunun Selanik'ten, Üsküp'ten, Karadağ'dan çekilmesine şahit olmuş. O yılın hayatının en uzun yılı olduğunu söylüyor. Balkan Savaşı'ndan sonra Edirne'ye çekilen ordunun içindeymiş. Yaralanmış, tebdili hava için memleketine geri dönmüş. Bu sırada Çanakkale Zaferi'nin haberini alınca Balkanlar'ı unutuvermiş. 1916'da tekrar askere alınmış. 1918'e kadar çeşitli görevlerde bulunmuş. Mondros'tan sonra terhis edilmiş ama Çorum'a dönmemiş. İstanbul'da bir süre kaldıktan sonra Kuvayı Milliye'ye katılmış. Oradan düzenli orduya geçmiş. Sancağı tekrar eline almış.
Sakarya Meydan Muharebesi'nde asker mevcudumuzun 90 bin, ama elimizdeki tüfeklerin sayısının 45 bin civarında olduğunu hatırlıyor. Bir de savaşın eylül içinde başladığını. Sancağı bir noktaya diker, direğin başına yamağını koyar, silaha mermiyi sürer ve savaşırmış. Ama bir gözü de daima sancakta olurmuş çünkü komutanı, ‘‘Sancağı kaptırmak, namusu ve vatanı kaptırmaktır'' diye ona sıkı sıkı tembihlemiş:
BUNA HAKİKATEN İNANDIK ÇOCUK VE KAZANDIK
‘‘Elimde sancak vardı çocuk. Gece ıssız ve karanlıktı. Biz 90 bin kişiydik. Cephelere dağılmış taarruz için emir bekliyorduk. Düşünsene evlat, birbirine sırtını vermiş 90 bin genç adam, yalnızca hep beraber soluk alıp verseler vadilerde gök gürültüsü gibi yankılanır. Ama biz nefeslerimizi tutmuş büyük emri bekliyorduk. Arada bir çekirgelerin sesi geliyor, dağlarda çakallar uluyordu. Ve emir geldiğinde artık büyük gök gürültüsü başlamıştı. 90 bin kişi bir bedene dönüşmüştük. Sanki aynı anda nefes alıyor, ayağımızı aynı zamanda toprağa basıyorduk. Toprağın altında sanki bir dev kükrüyordu. Bir ara durdum, kulağımı toprağa dayayıp bu büyük akışın sesini dinledim. Yüreğim kabardı, sancağı elime alıp önlere, önlerde savaşan öncü birliklere doğru seyirttim. Artık bir millettik onu hissettim. Yenilmeyecektik, ezilmeyecektik, esir olmayacaktık. Sehere doğru koşuyorduk. Gün şafağa eriştiğinde artık ebediyyen hür olacaktık. Buna inandık çocuk. Buna hakikaten çok inandık. Ve kazandık...''
BU NİMETLER İSTİKLALİ OLAN BİR TOPRAKTAN ÇIKIYOR
‘Gazetelerde, 'yok işte şurada yaşayan İstiklal Savaşı gazimiz perişan, yoksulluk içinde ömrünü sürdürüyor' diye yazıyorsunuz. Sakın böyle yazma. Bak çocuk, yoksulluk her zaman mutsuzluk, zenginlik ise mutluluk getirmez. Niye sefalet çekelim ki, insan daha ne ister bu fani dünyada. Bak işte görüyorsun elmalar dalından, petekler balından geçilmiyor. Üstelik bu nimetler istiklali olan bir topraktan çıkıyor. Lezzeti de oradan geliyor. İşte aynen böyle yaz. Biz sadece meyveler daha tatlı olsun diye savaştık. Ne makamda gözümüz oldu, ne de mevkide...''
Rüzgar süvari ile Kürt Nizamettin
GAZİ ÖMER ATEŞ
Yaş: 109
Sakarya Meydan Muharebesi'nde süvariydi
Avanos-Özkonak'ta Mevlüt Özden Vakfı Huzurevi'nde yaşıyor
Avanos, Özkonak Beldesi'nde bulunan Mevlüt Özden Vakfı Huzurevi'ndeyiz. Hicri 1316 (Miladi 1898) doğumlu Gazi Ömer Ateş, nüfus kağıdının dört yaşındayken çıkarıldığını söylüyor. Bu hesaba göre tam 109 yaşında. Biz görüşemeden hayata veda eden Avanoslu Gazi Hüseyin Zorlu'yu tanıyıp tanımadığını sorduk, ‘‘O daha dünkü çocuk'' dedi kahkahalar içinde. Belli ki öldüğünden haberi yoktu, biz de söylemedik.
Huzurevinde üç yıldır kalıyor. Altı çocuğu, 46 torunu, üç de torun torunu var. Eşi, akranları tek tek bu dünyayı terkedince Ürgüp'te yapayalnız kalmış. Görme ve işitme duyularında yavaş yavaş zayıflama başlayınca yalnızlığı derinleşmiş. Bütün gününü ya evde ya da evin küçük bahçesinde geçirir olmuş. Bunun üzerine küçük ama çok bakımlı bir hastanenin bahçesinde kurulmuş bulunan bu huzurevine yerleşmeye karar vermiş. Çocukları bu fikrini pek hoş karşılamamış ama ısrarlarına dayanamayıp isteğini yerine getirmek zorunda kalmışlar.
Huzurevinin genç müdürü Gülçin Obalı onun etrafında pervane. Canlı ve esprili kişiliğiyle tanınan Gazi Ömer Ateş, tüm personel tarafından çok seviliyor. Çocukları neredeyse her gün ziyaretine geliyor.
BANA RÜZGAR SÜVARİ DERLERDİ
Zamanında Ürgüp'teki evinin kapısı herkese açıkmış. Cömertliği ve misafirperverliğiyle ünlüymüş. Bizi buyur eder etmez, hemen birini çağırıp, ‘‘Taa İstanbul'lardan çıkıp gelmişler. Bak bakalım ne içerler'' diyor. Çayları içmeden de anlatmaya başlamıyor.
Gazi Ömer Ateş Ürgüp'te doğuyor. Orta Anadolu'nun sayılı tüccarlarından biri olan Babası Hacı Abdullah Bey, bölgede çok sevilen bir zat.
Ömer Ateş, Kurtuluş Savaşı başlamadan bir yıl önce orduya katılıyor. Kapadokya'da yetiştiği için küçüklüğünden beri at sürermiş. Bu yüzden süvari birliğine alınmış. Süvari birliğinde Erzurumlu bir arkadaşı varmış, adı Rüstem. Memleketinde cirit yaptığı için Rüstem de çok iyi ata binermiş. Bir müddet sonra orduya katılan acemi askerleri bu iki arkadaş eğitmeye başlamış. ‘‘At üstünde savaşmayı Rüstem'den öğrendim. Rüstem çok şakacıydı. Komutanları, doktorları taklit ederdi. Ufak tefek bir adamdı ama ata bindiğinde Hazreti Ali gibi olurdu'' diye yad ediyor arkadaşını.
Sakarya Meydan Savaşı'na katılmak için cephenin yolunu tutmuş. Bilecik üstünden dağ yollarını izleyerek Sakarya'ya vardıklarını, Geyve Boğazı'nda ormanlık bir alanda mevzilendiklerini hatırlıyor. Mevzilendikleri tarihi günü gününe not düşmüş aklına: 22 Ağustos 1921.
Bu sırada ordunun büyük bir bölümü 22 gün ve gece devam eden Sakarya Meydan Muharebesi'nin içindeymiş. Mevzilendikleri dağ geçidinden günlerce yaralıların Ankara yakınlarındaki hastanelere taşındığını görmüşler. Bu sırada cephedeki kadınlar dikkatini çekmiş genç askerin: ‘‘Onları görünce önceleri çok şaşırdım. Yaralıları tedavi ediyor, sırtlarında taşıyorlardı. Yaralı askerlerin taşındığı atların terkisinden tutan da kağnı arabalarının önünde giden de onlardı. Yaralıları götürdükleri arabalarla, birkaç gün sonra cephane yüküyle geri dönüyorlardı.''
Yaklaşık on gün kadar savaş meydanına inecekleri saati beklemeye koyulmuşlar. Erzurumlu Rüstem de Sakarya'da tam üç kurşun, dört de süngü yarası almış ama hayatta kalmayı başarmış. Ömer, tedavi gördüğü sahra hastanesinde ziyarete gittiğinde Erzurumlu Rüstem ona, ‘‘Düşlerimde şehit olan komutanlarımızı görüyorum. Hani taklitlerini yapıyordum ya işte onları görüyorum durmadan'' diye göz yaşı döküyormuş. Rüstem iyileşmiş. Terhisten sonra memleketine dönmüş. İki dava arkadaşı uzun yıllar görüşmeye devam etmiş. 20 sene önce Erzurumlu Rüstem ölünceye kadar.
Gazi Ömer, konuşmamızın bir yerinde gözlerini gözlerime dikerek, ‘‘Evlat'' dedi, ‘‘Son günlerde sık sık Nizam'ı, Rüstem'i görüyorum rüyalarımda. Üçümüz de tıpkı eski günlerdeki gibi at sırtındayız. Bir geçide kadar ilerliyoruz. Onlar gidiyor ben kalıyorum. Nizam bana dönüp, 'Hadi Rüzgar Süvari, seni bekliyoruz' diyor. Demek ki benim de günüm yaklaşıyor. Yeniden ata binecek ve onların arasına katılacağım, bunu çok iyi biliyorum.''
Vedalaşırken ‘‘Başkomutan beni ziyarete gelecekmiş dediler ama nedense gelmedi'' diyor. Huzurevinin müdiresi Gülçin Hanım kulağıma eğilerek, ‘‘Son günlerde sürekli Başkomutan'ı bekliyor. Keşke bir komutan şöyle üniformalarıyla burayı ziyarete gelse. O kadar mutlu olacak ki anlatamam'' diye mesajını iletiyor.
Kürt beyinin oğlu ve sevda mektupları
Onbaşı Ömer Ateş'in savaş yıllarında okuma yazması yokmuş, mektuplarını yakın arkadaşı Nizamettin Çavuş kaleme alırmış:
‘‘Nizam, Siverekli Kürt Beyleri'nden birinin oğluydu. Ben söylerdim o yazardı. Nağmeleri döktürürken etrafımızda toplanan askerlerin gözleri dolardı.'' Çünkü Ömer mektup yazamazmış ama ezberinde yüzlerce şiir ve mani varmış. Çavuş Nizamettin de sevdiği kıza yazacağı mektubun satırlarını Ömer'in ince üslubuyla yıkarmış. Tam hatırında değil ama yüze yakın mektuba şiirsel bir ruh katmış.
Bir gün Nizamettin Çavuş, mektupları tek tek toplayıp ertesi gün posta birliğine ulaştırmak için çantasına koymuş. Ama sabaha karşı taarruz emri alınca mektuplar çavuşun çantasında kalmış. Muharebenin bir yerinde Yunan askerleri kuşatmış. Attan inip süngü savaşına başlamışlar. Birlikteki tüm askerler ölmüş geriye sadece Nizamettin Çavuş'la Ömer Onbaşı kalmış:
‘‘Kürt Nizamettin'le sırt sırta verip süngü harbine giriştik. Bu sırada destek geldi, bizimkiler Yunanlıları önlerine katıp kovaladıklarında Nizam'la yapışmış gibi sırt sırta durmaya devam ediyorduk. Sonra ben çekildim. Ama sırtımı ondan ayırdığımda Nizam'ın hiç kıpırdamadan ayakta kaldığını fark ettim. Barut dumanlarının ve sislerin arasında öylece duruyordu. Gözleri açık, gülümsüyordu. Ona seslendim ama beni duymadı. Yaklaşıp elimle dokundum. Bir kavak gibi devrildi sırt üstü. O zaman, göğsünden kasıklarına kadar süngü yarası almış ve öylece ayakta ölmüş olduğunu anladım. Mektup çantasını omuzundan aldım. Dua etmeye bile vakit bulamadan, düşmanı kovalayan birliklerimize katıldım. Taarruz bitip de zafer ilan edilene kadar çantayı yanımdan hiç eksik etmedim. Sonra da posta birliğine vererek o son veda mektuplarının yerine ulaşmasını sağladım. Düşmanla çarpışırken sırtımda yüce dağlar gibi duran Nizam'ın, ayakta ölürken gülümseyen yüzünü hiç unutmadım.''
Beş süt dişi çıktı, ama hálá rüyasında bayırlarda koştuğunu görüyor
GAZİ MAHMUT ÖZCAN
Yaş: 108
Sarayköy'de Kuvayı Milliye saflarında çarpıştı
Acıpayam'da çocuklarının yanında yaşıyor
Gazi Mahmut Özcan, Denizli'nin Acıpayam ilçesinde oğlu Hasan Bey'in evinde yaşıyor. 1313 (1895) doğumlu. Acıpayam'ın Yumrutaş köyünde İsmail Bey'le Zeynep Hanım'ın ilk çocuğu. Babası İsmail Bey, köyün tek bakkalıymış. Beş kardeşinden üçü sağ. Mahmut Özcan, dört yıl önce vefat eden Huri Hanım'la evlenmiş ve 77 yıllık evliliğinden sekiz çocuğu olmuş. Çocuklar, birer ay arayla babalarını yanlarına alıyor. Torunları, torunlarının torunları toplam 75 hane, yurtdışında da sekiz hane var. Hakimler, işadamları, bilimadamları, öğretmenler yetiştirmiş bir büyük ailenin en büyüğü Gazi Mahmut Bey.
SÜT DİŞLERİ ÇIKTI SAKALLARI SİYAHLADI
100 yaşından sonra beş süt dişi çıkmış, on yıl önce bembeyaz olan sakalları tel tel siyaha dönmeye koyulmuş, yüzündeki kırışıklıklar son beş yılda azalmaya yüz tutmuş. Tabiatın insana biçtiği zaman tamamlanınca hayat başlangıç noktasına dönüyor demek ki. Ama işitme, görme ve yürüme kabiliyeti geri gelmiyor. Mahmut Bey de bunun farkında: ‘‘Perde yakında kapanacak. Akranlarım yıllarca önce terk etti beni. Huri Hanım da gittiği yerde beni bekliyor. Ama hálá rüyamda ya da uyanıkken çocukluğumdaki gibi bayırlarda koştuğumu görüyorum. Ölüm aklıma gelince korkmuyorum. Zaten çok da yoruldum evlat, artık dinlenmeye çekilmek istiyorum...''
1917'de Antalya'da levazım bölüğünde göreve başlamış. İtalyanlar'ın Antalya'yı işgalinden sonra ellerindeki silahlar alınmış. ‘‘Antalya İtalyanlar'ın eline geçtikten sonra mı silahsızlandırıldınız?'' diye soruyorum. ‘‘Antalya onların eline geçmedi ki biz teslim ettik. Çanakkale'de düşmanı inletmiştik. Biz yenilmedik ki oğlum. Alamanlar mağlup olunca, İstanbul hükümeti memleketi düşmana teslim etti'' diyor.
Mondros mütarekesinden sonra askerler terhis edilince Yumrutaş'a geri dönmüş. 1919 ortalarında Denizli'de milli hareket başlıyor: ‘‘Gizli gizli haberler alıyorduk. İzmir'de bir Redd-i İlhak Kongresi düzenlenmiş, Denizli'den de bir heyet katılmış diye.'' İstanbul Hükümeti Şehzade Abdurrahim Efendi'nin başkanlığında bir ‘‘Öğüt Kurulu''nu Denizli'ye göndermiş. Kurul, vilayet konağında ahalinin ileri gelenlerini toplayıp asilere kanmamalarını bildirmiş. ‘‘Peki ne yapacaktık, onların üstümüzde tepinmelerine rıza mı gösterecektik'' diyor Mahmut Özcan.
Öğüt Kurulu'nun Denizli'den ayrılmasından 20 gün sonra Yunanlılar'ın İzmir'e çıktığı haberleri gelince yer yerinden oynamış. Denizli'de miting tertiplenmiş. Çal ve Tavas'ta mitingler izlemiş bu protestoyu.
MUSTAFA KEMAL'İ DENİZLİ'DE GÖRDÜ
Mahmut Özcan 8 Haziran'da (1919) bir grup arkadaşıyla Sarayköy'e gidip orada açılan Kuvayı Milliye cephesine katılmış. Cepheye katılan öncüler terhis edilmiş usta askerlerden oluşuyormuş. Birkaç gün içinde savaşa hazır hale gelmişler. Ve çete savaşı başlamış...
Bir müddet sonra askeri üniforma giydiğini, liderlerinin de komutan rütbesiyle görevlendirildiğini fark ediyor. Şimdi yerini tam olarak çıkaramıyor ama Mustafa Kemal Paşa'yı Denizli yakınlarında gördüğünü hatırlıyor, pırıl pırıl parlayan sarı çizmelerini hiç unutmuyor.
Gazi Mahmut Özcan, savaş sonrasında gazi beratını almış, Acıpayam'a yerleşip esnaflığa başlamış. Çocuklarını, torunlarını büyütmüş. Şimdi bu küçük kasabada hayatını sürdürüyor.
20 yıldır yatağa bağlı oysa hücum taburunda süvariydi
GAZİ VEYSEL TURAN
Yaş: 105
Dumlupınar, Sakarya ve II. İnönü Savaşları'nda bulundu
Konya'da küçük kızının yanında yaşıyor
Veysel Turan, 1316 (1898) doğumlu, 105 yaşında. Konya'nın, Sarayönü ilçesinde esnaftan Abdülkadir Bey'in oğlu. Şimdi Konya'nın Selçuklu İlçesi'nde en küçük kızı Saniye Hanım'ın yanında. Asansörsüz bir apartmanın dördüncü katında yaşadıkları için hiç dışarıya çıkamıyor. 20 yıldır yatağa bağlı. Tekerlekli sandalyesi bile yok. Küçücük bir evde öylece bekliyor. Üç ayda bir 400 milyon lira gazi aylığıyla geçinip gidiyor. Kriz sırasında iflas eden ve şimdi Bayındırlık İl Müdürlüğü'nde kadrosuz çalışan torunu İsmail Turan'ın desteğiyle gününü geçirmeye çabalıyor.
Oysa bu adam, ülkemizi bağımsızlığa kavuşturmak için harekete geçen 1'inci Tümen, Hücum Taburu'nda süvariymiş. Elinde kılıcı, belinde beylik tabancası, omzunda tüfeğiyle cepheden cepheye koşmuş. Acılarla geçen son 20-30 yıldan hatırında çok az anı taşıyor. Ama o görkemli mazinin tek saniyesini bile unutmamış. Yarım asır önce okuduğu şiirler bile taptaze duruyor belleğinde. Mesela Yusuf Ziya Ortaç'ın dizeleri:
‘‘26 Ağustos gece sabaha karşı, / Topların çelik ağzı çaldı bir hücum marşı. / Bu ölüm bestesinin içinde yandı dağlar, / Alt üst oldu siperler, eridi demir ağlar. / Fırtınadan yeleli, yıldırımdan kanatlı, / Alevlerin içinden geçti, binlerce atlı...''
Yaptıklarını ettiklerini anlatıp böbürlenmekten hoşlanmıyor: ‘‘Vazifemizdi yaptık. Bunda övünülecek bir şey yok. Şimdi kudretim olsa, memleketimiz bir tehlikeyle karşılaşsa yine aynı şeyleri yaparım.''
Afyon'da, Sakarya Meydan Muharebesi'nde, Eskişehir'de, II. İnönü Savaşı'nda bulunmuş. Büyük Taarruz'da bozguna uğrayan Yunan kuvvetlerini İzmir'e kadar takip eden birlikteymiş: ‘‘Bazen 100 atlıyla başlardık savaşa, sekiz-on kişi kalırdık geriye. Ölülerimizi defnetme fırsatı bile bulamadan, yeni bir cepheye doğru sürerdik atımızı.''
Mustafa Kemal Paşa'yı defalarca görmüş. ‘‘Hep yorgun ama dimdik ayaktaydı, keşke bu dünyadayken birazcık dinlenebilseydi.'' diye yadediyor. ‘‘Geceleri gözümüze uyku girmezdi. Ya bu savaşı kaybedersek, ya elimizdeki bu son toprak parçası da giderse, ya teslim olur da esaret içinde yaşarsak diye kabuslar görürdük. Şimdi hasta, yaşlı ve yorgun bir adamım. Ama hiç olmazsa başımı yastığa koyduğum zaman rahat uykulara dalıyorum...''
Zafer kazanıldıktan sonra Sarayönü'ne dönüp çiftçiliğe başlamış. Biraz ticaretle uğraşmış. Nesibe Hanım'la evlenmiş. 2'si erkek, 5'i kız toplam 7 çocuk sahibi olmuş. Onun da en büyük isteği komutanların gelip kendisini ziyaret etmesi.
16 yaşında Gülcemal Vapuru'na gizlice girdiği günden beri hayatı maceralarla geçti
GAZİ ÖMER KAMIŞ
Yaş: 106
Çanakkale ve Sakarya Savaşları'nda bulunmuş
İstanbul-Alibeyköy'de gecekonduda yaşıyor
Gazi Ömer Kamış, sadece Kurtuluş Savaşı'nda değil, Çanakkale Savaşı'nda da savaşmış. Çanakkale'ye giden son Anzak geçen yıl, son İngiliz askeri de bu yaz öldüğüne göre, belki de o, şu anda yeryüzünde bu korkunç savaşta bulunmuş tek asker. 1315 (1897) Selanik doğumlu. Salih Bey'le Hanife Hanım'ın altı çocuğundan en küçüğü. 112 yaşındaki ablası Bursa'da yaşıyor.
1913'te Selanik'te Türk ve Rum gençleri arasında çıkan bir kavgada Ömer Kamış bir Rum çocuğunu yaralamış, Atina'ya kaçmış. Gülcemal Vapuru'nun Atina açıklarında demirlediğini öğrenmiş. Yüzerek Gülcemal'in güvertesinde soluğu almış. Arkadaşı Ali gemide baş ateşçiymiş. Yunan Sahil Muhafaza ekipleri Gülcemal'e baskın yapmış. Ali, ‘‘hemen üst tarafındaki elbiseleri çıkar ve kendini kömüre bula'' demiş. Eline de bir kürek vermiş. Muhafızlar kazan dairesindeki ateşçileri görünce ses çıkarmadan çekip gitmiş. Önce Çatalca'daki akrabalarının yanına yerleşmiş genç Ömer. Birinci Dünya Savaşı çıkınca gönüllü olmuş. Gazilik künyesinde şunlar kayıtlı: 4'üncü Piyade Alayı, 3'üncü Tabur, 10'uncu bölük. Muharebe Birliği. Rütbesi: Kıdemli er başçavuş. Şubesi: Çatalca. Baba Adı: Salih, Anne adı: Hanife.
Çanakkale Savaşı'nı çok iyi hatırlıyor. Cephedeki Selanikliler birbirini tanıdığı için Mustafa Kemal'in bu savaşta albaylığa yükseldiğini biliyor. Onu Conk Bayırı yakınlarında birkaç kez görüyor ama 18 yaşındaki Ömer sadece çavuş olduğu için Albay Mustafa Kemal'le konuşamıyor.
1918 sonunda ordu dağıtılınca Aydın'ın Nazilli ilçesine gidip Demirci Mehmet Efe'nin yanında çete savaşına katılıyor. Daha sonra düzenli orduya katılıp muharebe birliğindeki görevine dönüyor. Eskişehir, Dumlupınar, Afyon ve Sakarya savaşlarına katılıyor. Ayağından ve kolundan yaralanıyor. Esir alınan Yunan askerlerinin üniformalarını giyerek kendisi gibi iyi Yunanca bilen iki arkadaşıyla karşı cepheye sızıyor, bir cephaneliği havaya uçuruyorlar. Bu savaşlardan bakın neler hatırlıyor:
‘‘Savaşta insanı bekleyen en büyük tehlike kandır. Bildiğimiz insan kanı. Ben ne babayiğitler gördüm, savaş meydanında kan tuttuğu için baygınlık geçirdiler. Demirci Mehmet Efe, bir gün bana dedi ki, 'Bugünkü savaş çok kanlı geçecek. Kılıcını kınından çıkar ve dudaklarının arasında şöyle bir gezdir.' Bismillah deyip dediğini yaptım. Ondan sonra hangi çarpışmaya girsem bunu tekrarladım. Çok faydalı oldu.''
Bir başka anısı da Fahrettin Altay'la ilgili: ‘‘5. Süvari Kolordu Komutanıydı. Boyu iki metreyi geçiyordu. Atatürk, Fahrettin Paşa kadar uzun boylu değildi. Boyu senin kadardı ama ondaki heybet kimsede yoktu.''
Gazi Ömer Kamış, terhis olduktan sonra Atatürk'ün şimdi Alibeyköy Barajı'nın suları altında kalan çiftliğinde bekçi olarak çalışmaya başlamış. 1932 sonbaharında Atatürk'ün yolu çiftliğe düşmüş. Paşa, Ömer Dede'nin Selanikli olduğunu öğrenince, ‘‘Ben seni çıkaramadım, peki sen beni tanıyor musun?'' demiş. Ömer Kamış, ‘‘Sizi bütün dünya tanıyor paşam'' diye yanıtlamış. Atatürk, sadece gülümsemiş.
Atatürk Çiftliği'nde görev yaptığı sırada 5 lira aylık alıyormuş. Gazi maaşını kabul etmemiş. Maaşını Kızılay'a bağışladığını yazıyla bildirmiş askerlik şubesine: ‘‘Biz para için savaşmadık ki. Şimdi evimi ırz düşmanları ve hırsızlar bassa, ben de çocuklarımı, karımı korumak için mücadele versem bunun için bana para verilmesi mi lazım?''
Böyle söylüyor ama yaşadığı iki göz damda o kadar çok güç durumda ki. 42 yıllık eşi Emine Hanım şimdi 71 yaşında. Beş çocukları ve 21 torunları var. Ama sel gitmiş kum kalmış. İki yaşlı çift yalnız başlarına. Ömer Dede, birkaç yıl önce Çatalca askerlik şubesine gidip gazi maaşını tekrar almaya çalışmış. ‘‘Tamam senin askeriyeye girişin var ama çıkışın gözükmüyor, kayıt defterleri kayıp'' diye geri çevirmişler. Bir daha askerlik şubesine adımını atmamış. Şimdi Alibeyköy Çırçır Mahallesi'nde, Maslak Yokuşu'ndaki derme çatma evlerinde geçmişin anılarıyla iç içe yaşayıp gidiyor...
Kaynak:http://www.kenthaber.com/Arsiv/Haberler/2005/Mart/18/Haber_52556.aspx
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?viewid=329098
